
13 Ocak tarihinde Haiti’de Rihter ölçeğiyle 7.0 şiddetinde bir deprem meydana geldi. 35 saniye süren depremde hayatını kaybedenlerin sayısı 230 bini geçti. Bu da, 9.8 milyonluk Haiti’nin nüfusunun yüzde ikisinin, başka deyişle, her elli Haitiliden birinin hayatını kaybettiği anlamına geliyor. Yaralı sayısı ise en son verilere göre 500 bini buldu. Bu 500 binden 30 bininin sakat kaldığı belirtiliyor. Bir milyon ev yıkıldı, üç milyon ev ise oturulamayacak durumda. 300 bin kişi kentleri terk etti. Haiti’nin zaten felaket durumda olan altyapısı bu depremle neredeyse tamamen yok oldu.
Haiti’ye gelen yardımların büyük kısmı halka ulaşmıyor. Sözde yardım gönderenler, kasten kısıtlı bir dağıtım ağı oluşturarak, yardımları almak için birbirini ezen siyah tenli insanlardan oluşan görüntüler oluşmasını sağlıyor, Haiti halkının şahsında emperyalizmin boyunduruğu altında yaşayan tüm halkları aşağılıyorlar. Büyük medya kuruluşları da bu yardım görüntüleri eşliğinde tüm dünyaya şu mesajı veriyor: “Haiti’de güvenlik sorunu var, yardımlar ulaşmıyor.”
ABD güçleri, bu sözde “güvenlik sorunu” bahanesiyle Haiti’yi fiilan işgal etmiş durumda. Felaketin üzerinden birkaç saat geçmeden, 1965 yılında Dominik Cumhuriyeti’nin, 1983 yılında Granada’nın, 1989 yılında Panama’nın işgalini gerçekleştiren ABD ordusunun ünlü 82. Hava Nakil Birimi, Haiti topraklarına inmişti bile. 26 Ocak tarihinde Haiti’deki ABD’li işgalci asker sayısı 12.500’ü bulmuştu. Füzeler de dahil olmak üzere yüksek teknoloji ürünü silahlarla donatılmış bu birlikler, geniş alanları son derece hızlı bir biçimde kontrol altına alma konusunda uzmanlaşmış güçlerden oluşuyor.
Kara birliklerine ek olarak, güdümlü füzelerle donatılmış “Normandy” kruvazörü ve “Underwood” fırkateyni, karada ve denizde saldırı yapabilme özelliğine sahip “Fort McHenry” ve “Carter Hall” savaş gemileri, uçak gemisi özelliğine sahip “Bataan” savaş gemisi Haiti’ye girdiler. “Gezici askeri üs” olarak sayılan bu gemiler kara birliklerine destek veriyor, işgal güçlerine çok yönlü ve hızlı bir askeri kontrol imkanı tanıyorlar.
Böylece, bir taraftan on binlerce insan dozerlerle toplu mezarlara doldurulurken, diğer yandan Haiti’nin hava, kara ve denizlerinin tüm denetimi sessiz sedasız ABD Ordusu Güney Komutanlığı’nın denetimi altına girmiş oldu.
ABD bu işgalle sadece Karayip bölgesini çevrelemiş olmakla kalmıyor, Küba ve Venezüella arasındaki bölgeyi de kapatmış oluyor. Kolombiya’daki yedi askeri üs, Panama, Palmerola, Guantanamo, Aruba ve Curaçao bölgelerindeki askeri üsler ve en son Haiti’nin işgaliyle ABD, Karayip ve Amazonlar’daki tüm bölgede tam kontrole sahip oldu ve Küba’yı dört bir taraftan kuşattı.
Uluslararası basın kuruluşları bu kadar çok insanın ölmesini ve yaralanmasını “doğal bir felaketin korkunç sonuçları” olarak yansıttı. Haiti'nin fiili işgaline ise hemen hemen hiç değinilmedi ve işgalciler felaketten sonra yağmacıları engelleyip yardım dağıtımını düzenleyen “güvenlik güçleri” olarak yansıtıldı. Peki 230 bin kişinin ölümü sadece bir doğal afetin doğal sonucu mudur? Felaketin boyutlarının bu kadar büyük olmasında emperyalizmin hiç payı hiç mi yok? Bu soruların yanıtı Haiti’nin tarihinde, bugünkü ekonomik ve siyasal durumunda gizli.
IMF’nin son “yapısal düzenlemeleri”yle Haiti piyasasını ABD’nin gıda tekellerine gümrüksüz açması sonucunda düşük rekabet gücü yüzünden ülkede pirinç üretimine son verildi ve bü üretimden geçinen yüz binlerce insan kentlere akın edip derme çatma evlerden oluşan gecekondu mahallerini oluşturdu. Son depremde hayatını kaybedenlerin çoğu da işte bu insanlardan oluşuyor.
Sears, Walt Disney Company gibi dev emperyalist şirketlerin işçileri korkunç çalışma koşullarında, açlık seviyesinin altında ücretlere çalıştırması işçilerin doğru düzgün konutlara sahip olmalarını olanaksız kılıyor. Haftada 70 saat, tatil hakkı olmadan çalışan bir Haiti’li işçi, Walt Disney Firması için günde 200 tane Miki Fare pijaması üretmesine karşılık günde bir dolar alıyor.
Çalışanların bu durumda olduğu Haiti’de işsizlik oranının yüzde 70’i bulduğunu göz önünde bulundurursak, sefaletin boyutu hakkında bir fikrimiz olabilir.
Ortalama yaşam süresinin elli yılı bulmadığı, okuma yazma bilenlerin sayısının yüzde on beşi geçmediği, bir milyon vatandaşının yurt dışında çalıştığı bu yoksul ülkenin deprem gibi felaketlerde kullanabileceği bir altyapısı, acil yardım ağı, hatta bir ordusu bile bulunmuyor.
Bütün bunlar, yaşananların bir doğal afet değil, emperyalizmin ülkenin gelişimini engelleyen, Haitilileri sömüren ve onları sefalete mahkum eden uygulamaları sonucunda gerçekleşen bir kitlesel katliam olduğunu gösteriyor.
Haiti’de 3.6 milyon işçinin % 66’sı kırsal kesimde, % 25’i hizmet sektöründe, % 9’u ise sanayide çalışıyor. Tekstil, şeker, un, çimento fabrikalarında çalışan, sayısı 350 bini aşan işçinin günümüzde emperyalizme karşı verilen mücadelede nüfus içindeki oranlarıyla karşılaştırılmayacak derecede etkin bir rol oynadıklarını görüyoruz.
Haitili işçi ve köylüler emperyalizme karşı ilk ciddî sınavlarını 1915-1934 yılları arasında gerçekleşen ABD işgali sırasında verdi. 1934 yılında kurulan Haiti Komünist Partisi ülkeye eşitsiz gümrük tarifeleri dayatan, Anayasa’yı değiştirip yabancıların toprak sahibi olmasını engelleyen yasayı kaldıran, tüm verimli topraklara el koyan, bankalarıyla ülkenin tüm finansal hayatına egemen olan, eli kanlı kukla diktatörlükler getiren ABD emperyalizmine karşı verilen mücadele içinde doğdu. ABD ordusu, özellikle 1929-1933 kriziyle birlikte kitlelerin hoşnutsuzluğunun artmasıyla 1935 yılında ülkeden çıkmak durumunda kaldı.
Haiti'nin emekçi halkının bu başarısı, ülkenin siyasî ve ekonomik gücünün fiilen ABD’nin kontrolünde kalmasına engel olamadı. II. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nda Haiti’nin ABD’ye bağımlılığı artmıştı. Ama bu tarihlerde Sovyetler Birliği’nin faşizme karşı zaferinin de etkisiyle, Haiti Komünist Partisi güçlenmiş, kitleleri gerici Lescaut diktatörlüğüne karşı seferber etmiş ve diktatörü 1946 yılında istifaya zorlamıştı.
Bu tarihte ülkedeki işçi sayısı 100.000’e ulaşmıştı. Ne var ki aynı yıl ABD’nin müdahalesiyle bir başka gerici diktatör olan Estimé iktidara geldi ve 1950 yılına kadar iktidarda kaldı. 1950-1956 yılları arasında iktidara gelen P. E. Magloire kendisinden önce gelen iktidarların uyguladığı politikaları sürdürdü ama 1956 yılındaki genel grev sonucunda görevden ayrılmak zorunda kaldı.
1957-1986 yılları, Latin Amerika’nın gördüğü en büyük diktatörlerden, François Duvalier ve Jean Claude Duvalier’in kitlesel boyutta terör estirdiği, ABD’li yazar Graham Greene’in Haiti için “Kabus Cumhuriyeti” demesine yol açan olayların yaşandığı yıllardı. CIA’nın da organize ettiği ölüm timleri 60.000 komünist ve ilerici insanı katletti. Ama bu terör ve baskı ortamı Haiti proletaryasının mücadelesini engelleyemedi ve Jean Claude Duvalier 1987 yılında görevinden istifa etmek zorunda kaldı.
Bu tarihten sonra da askeri darbelere sahne olan Haiti’de 2004 yılında geniş halk desteğiyle seçilen ve özelleştirmeleri tekellerin istediği hızda yapmayan yeni Başkan Jean-Bertrand Aristide ABD askerleri tarafından rehin alınıp Güney Afrika’ya kaçırıldı. Bu tarihten sonra Brezilya’nın komutası altındaki BM gücü, daha iyi bir yaşam mücadelesi veren Haiti halkını katletmeye devam etti.
Haiti işçi sınıfı bu işgale karşı direnişin en ön saflarında yer aldı. Özellikle 2007 yılının ortalarından itibaren liman ve tekstil işçileri işgale karşı mitingler düzenlediler. İktidardaki Preval hükümetinin son dönemde uyguladığı özelleştirme politikalarına karşı ulaşım sektöründe çalışan işçilerin grevi iki gün boyunca ülkede hayatı durdurmuştu. Bu grev 2004 darbesini yapanlara karşı Preval’in uzlaşmacı tutumunu protesto etmeyi de amaçlıyordu.
Haiti, ekonomik olarak en geri ülkelerde bile emperyalizme, kapitalizme karşı mücadele etmeye en yetenekli toplumsal sınıfın işçi sınıfı olduğunu gösteren çok sayıda örnekten yalnızca biri. ABD’nin en son işgali, Haiti işçi sınıfının önünde duran yeni bir engel. Ancak Haiti'nin çilesi kadar, mücadelesi de çok büyük ve güçlü köklere sahip. Fransa’da karşı devrimin zaferinden sonra 20 bin askerle Haiti’ye saldıran Napolyon Bonaparte’ı yenilgiye uğratan ve dünya tarihinde köleliği ilk defa kaldırmayı başaran bu halkın torunları, dünya proletaryasının desteğini de arkasına alarak, er ya da geç zafere ulaşacaktır.
---------------------------
Yorumsuz:
Turist Dolu Transatlantik Haiti Sahillerinde
“18 Ocak tarihli The Guardian gazetesinde çıkan habere
göre, Independence of the Seas adlı Transatlantik, bölge
tarihinin en büyük felaketlerinden birinin yaşandığı bir
zamanda, yolcularını Haiti sahillerine, dikenli tellerle çevrili
özel bir plaja indirdi. Yolcular sahilde biraz yüzdükten sonra,
silahlı görevlilerin koruması altında barbekü partisi yaptılar.
Transatlantik, bu gezinin "hayırsever amaçlara" da hizmet
ettiğini, yolcuların yanlarında getirdikleri yardım paketlerini
görevlilere teslim etti¤ini belirttiler”.