Üretim süreçlerinde yaşanan değişmeler, tüm dünyada sendikal hareketin zayıflamasında önemli bir rol oynamıştır. Bu değişmelerin temelinde, 1945-1970 yılları arasında, emperyalist-kapitalist ülkelerde egemen olan Keynes’çi ekonomik politikanın ve bunun temelini oluşturan Fordist sistemin tıkanması ve bunun yerine neo-liberal politikaların yaşama geçirilmeye başlanması yer almaktadır.
1970’lere gelindiğinde emperyalist-kapitalist ülkelerde yaşanan gelişmeler, Fordist sistemi tıkamaya başladı. Bu gelişmelerin başında kâr oranının eğilimsel düşüşü yer almaktadır. 1945-1970’ler arasındaki süreçte sabit sermayenin artan oranı (değişmeyen sermayenin değişen sermayeye oranındaki artış), kâr oranında eğilimsel bir düşüşü gündeme getirmişti. Kâr oranındaki eğilimsel düşüş, tekelleri azami kârı sağlayacak arayışlara sürükledi.
1970’lere gelindiğinde, emperyalist-kapitalist pazarın doyum noktasına ulaşması, dayanıklı tüketim mallarına olan talebi düşürmeye başladı. Özellikle beyaz eşya, otomotiv sanayi gibi dayanıklı tüketim mallarında bu düşüş yoğun bir tarzda hissedildi. Pazarın yeniden canlandırılması arayışını yoğunlaştırdı.
Bir diğer nokta, emperyalist-kapitalist ülkeler arasındaki ilişkilerdir: 2. Emperyalist Savaştan sonra, ABD, sistem içerisinde tek hâkim görünümündeydi. 1960’ların sonlarına gelindiğinde ABD’nin sistem içindeki ekonomik hegemonyası büyük oranda zayıflamıştı. ABD’nin nispi zayıflaması emperyalistler arası rekabeti kızıştırdı. Böylece güvenli ulusal ve uluslararası pazar olgusu ortadan kalkmaya başladı.
Aynı dönemde ulusal ve sosyal kurtuluş hareketlerin kaydettiği gelişme, yeni pazarları olanaksız kılıyordu. Bu durumda emperyalist-kapitalist ülkeler var olan pazarın farklı boyutlarda derinlemesine açılmasını zorlamaya başladılar. Tüm bu gelişmeler, kitlesel üretimi krize sokarken, yeni gelişen mikro elektronik teknolojilerin de katkısıyla üretim süreçlerinin değişmesi eğilimi başladı. Bir yanda, küçük ve orta ölçekli firmaların yoğunlaştığı sınai bölgeler gelişirken, diğer yanda büyük firmaların küçük, görece özerk birimlere bölünmesi şeklinde bir ademi merkeziyetçi eğilim yaygılaştı.
Emperyalist-kapitalist şirketler azami kârı sağlayabilmek noktasında kitlesel üretimi taşeronlaştırmakta; çoğu zaman bunu ya orta nitelikteki işletmelere fason üretim yaptırarak ya da kendi fabrikasında taşerona iş vererek yapmaktadırlar. Emperyalist-kapitalistler için taşeronlaştırma, işçilerin ücretlerinin düşürülmesi ve sendikasızlaştırılmaları anlamına gelmektedir. Emperyalist-kapitalist sistemin krizinin aşılmasındaki yeni üretim sürecine Japonlar esnek üretim adını verdiler
Azami kâr yasası kendini bir daha gösterdi. Emperyalist tekeller arasındaki rekabet; maliyetleri azaltmaya ve ucuz işgücü aramaya da itmiştir. Örneğin Japonya açısından ‘Asya Kaplanları’ bu işlevi yerine getirmişlerdir. Bu ülkeler kadın ve çocuk işgücünü yoğun şekilde kullanmışlar ve kullanmaya devam etmektedirler.
Gelişen süreç, tekelci sermayenin önündeki ulusal çitlerin kaldırılmasını zorlamaya başladı. Öncelikle, yaptıkları çeşitli anlaşmalarla korumacı yaklaşımların terk edilmesi istenmeye başlandı. Ticaretin önündeki engellerin ulusal çitlerle kapatılması zaman zaman emperyalistler arası hırlaşmalara neden olmaktadır. Özellikle Japonya’nın kimi mallara kota koyması sert eleştirilere neden olmaktadır. Ulusal çitlerin kaldırılması ve emperyalist tekellerin önündeki engellerin kaldırılması süreci daha da hızlanmaktadır. Bağımlı ülkelerin ekonomileri de yeni ilişkilere uygun tarzda düzenleme yapılmaktadır. 2003’ten bugüne kadar Türkiye’ye dayatılan kimi yasalar, emperyalist tekellerin önündeki engellerin resmî olarak kaldırılmasına yöneliktir.
Yeni sürecin en önemli özelliği üretimin, ucuz işgücünün bulunduğu ülkelere kaydırılarak yapılması, ucuz işgücü ile çalışan firmaları taşeron firma olarak kullanarak işçi ücretlerinin minimum düzeye düşürülmesi ve sendikasızlaştırılmaları ile yoğun teknoloji kullanılarak esnek üretime geçiş yaparak azami kar elde edilmesidir.
Emperyalist-kapitalist sistemde yaşanan bu gelişmeler sınıf ve sendikal hareket üzerinde büyük olumsuzluklar yaratmıştır.
Üretim sürecinin parçalanması işçi sınıfının ortak hareket zeminini zayıflatmıştır. Teknolojik gelişme ile birlikte bilgi akışkanlığının hızlanması ve bilginin metalaşması yani parasal olarak getirisinin yüksek olması kalifiye işçide birey olarak hareket etme eğilimlerini güçlendirmiştir. Bu durum işçiyle sendika arasındaki mesafenin açılmasına yol açmaktadır. Kısacası, bir yanda kitlesel üretim taşeronlaştırılarak sendikasızlaşma, düşük ücret, kötü çalışma koşulları dayatılırken, öte yanda esnek üretim içerisindeki işçilere daha iyi bir ücret, çalışma koşulu ve kimi zaman kardan küçük paylar vererek kalifiye işçilerle, kitle üretim yapan ve kalifiye olmasına gerek olmayan işçileri karşı karşıya getirmektedir. Bir diğer önemli nokta, 1970’lerin ortalarından itibaren uygulanmaya başlanan neo-liberal politikadır. Neo-liberal politika, devletin ekonomideki ağırlığını azaltmaya yönelmiştir. Devletin ellerindeki kuruluşların özeleştirilmeleri tek taşla bir kaç kuş vurmaya benzemektedir. Özelleştirme hem ideolojik bir saldırı aracıdır ve hem de emeğin örgütlü gücünün dağıtılmasının aracıdır. Sovyet deneyiminin çözülüp yıkılmasından sonra saldırının ideolojik boyutu büyük önem taşımıştır. Sonuç olarak özelleştirme ile birlikte sendikalı işçi sayısındaki duraksama, sendikasızlaştırma büyük bir hız kazanmıştır. Özelleştirmenin yapıldığı tüm ülkelerde, özelleştirilen devlet işletmeleri, işçileri işten çıkarmayla başlamaktadırlar. Özelleştirme uygulaması sendikaların güçlü olduğu ülkelerde (İngiltere, Fransa gibi) muhalefetle karşılaşmış olsa da sendikaların zayıflatılıp çökertilmesinde önemli işlev görmüştür.
Akman Eriş Hannaoğlu