İşçi Birliği

 

Güncel

Etkinlik ve Duyurular

İŞÇİ BİRLİĞİ Gazetesi'nden haberdar olun. E-posta adresiniz:

Google site içi arama

Ortadoğu’da Emperyalist Paylaşım Mücadelesi Şiddetleniyor

Ağustos ve Eylül ayındaki gelişmeler Libya’daki rejimin özünü Kaddafi maskesinden sıyırıp olduğu gibi ortaya koyarken Suriye’de de Esad ve emperyalist pazarlıkçılar arasındaki ipleri kopma noktasına getirdi. Neredeyse tüm basın, Mısır’da Mübarek’in kafes içinde yargılamasını büyük fotoğraflarla verdi. Ancak aynı davada “tanık” olarak dinlenen ve Mübarek’ten daha sadık emperyalist işbirlikçisi, belgeli halk düşmanı savunma bakanı Tantavi ve benzerlerinin yargılamayı yapan hâkimlerle beraber neden sanık kürsüsünde olmadığını pek az kişi sorguladı. 

Libya 

Mısır’da Mübarek’i götüren esas güç olan emekçi halk muhalefeti susturulmaya çalışılmış ve eski rejim kodamanlarının yerleri korunmuştu. Böyle bir “değişim”in doğrudan NATO desteklisi, Libya’da görüldü. Silah tutmasını bile beceremeyen Libya “muhalefeti”, içinde Türkiye’nin de bulunduğu hatırı sayılır bir dış destekle Ağustos sonunda başkent Trablus’u ele geçirdi. Libya Ulusal Geçiş Konseyi’nin Başbakanı Mahmud Cibril eski rejimin mensuplarına açıkça “hoşgörü ve müsamaha ile” yaklaşacaklarını açıkladı. Kimdir bu Cibril? Kaddafi zamanında Ulusal Ekonomik Kalkınma İdaresi’nde görev almış, ABD’de doktora ve yüksek lisans eğitimi görmüş, yıllarca burada yaşamış, emperyalizmin ajanı olduğu teyit edilen bir kimsedir. 

İşte bu kişinin örneğinde görülen “muhalefet”, emperyalist yağmanın Libya yerelindeki yeni ortağı olmaktadır. Savaş sürecinde Fransız ve İngiliz subaylarının ve komandolarının, İtalyan subaylarının Libyalı muhalifleri eğittiği, hatta bizzat savaştığı, kendileri de emperyalizmin ve Türk sermaye devletinin emrinde Libya’da “muhalif” eğiten Türk özel harekâtçılarının yine kendi ajansları olan Cihan Haber Ajansı’na verdikleri bilgilerle ve bizzat İngiliz Başbakanı Cameron’un açıklamalarıyla teyit edilmiştir. Siyasetin ekonominin yoğunlaşmış biçimi, savaşın da siyasetin devamı olduğu düşünülürse, içlerinde Türklerin de olduğu emperyalist yağmacıların muhaliflere yatırımının amacı anlaşılır. Libya’nın ham petrol ihracının % 85’i Avrupa ülkelerine yapılmaktadır. Savaştan önce ülkenin günlük 1,6 milyon varillik petrol üretimi vardır. Alıcı ülkelerin başında özellikle İtalya ve Fransa gelmektedir. Bunların koalisyonun da başını çeken  ülkeler  olmaları  tesadüf  değildir. Bu iki ülkeyi Almanya, İspanya, ABD ve İngiltere takip etmektedir. İngiliz komandolarının birkaç haftadır Libya’da olduğu basına yansıdı. Dahası, Trablus’un düşmesiyle birlikte, Alman Dışişleri Bakanlığı, Libya’nın Almanya’da dondurulan 7,3 milyar eurosunun “muhalefete verileceğini” açıkladı. Ayrıca Alman Afrika Derneği de Bingazi’ye ziyaret gerçekleştirdi ve Almanya muhaliflere verilmek üzere 100 milyon euroluk krediyi serbest bıraktı. İtalya başbakanı Berlusconi, Cibril ile görüşerek Libya’nın bloke edilen 350 milyon euroluk hesaplarının serbest bırakıldığını, savaş öncesinde de Libya piyasasında Fransız TOTAL’in önünde birinci sırada yer alan İtalyan petrol şirketi ENİ’nin Libyalıların ihtiyacını karşılaması için ödeme yapılmaksızın (!) petrol ve doğalgaz tedarikine ilişkin anlaşma imzalanacağını açıkladı. Emperyalistler böylece zaten Libyalıların olan tavuğu Libyalılara vaat ederek tavuk karşılığı kaz beklediklerini belirtmiş oldular. Rusya ve Çin’in muhaliflere pek destek vermemesi ve operasyona karşı çıkması, her ne kadar bu ülkelerin kontratlarına gölge düşürse de Ulusal Geçiş Konseyi üyeleri yaptıkları açıklamalarda “eski kontratlara bağlı kalınacağı” mesajını veriyorlar. Bu son derece hızlı gelişen açık artırmada, büyük yırtıcıların yanında küçükleri de devreye girdi. TC. Dışişleri bakanı Davutoğlu aynı süreçte Ağustos sonuna doğru Bingazi’ye gitti. Önce “demokratik, özgür bir Libya’nın inşa edilmesi” gerektiğini söyledi. Ardından Libya’nın zengin doğal kaynaklara sahip olduğunu vurguladı. Ulusal Geçiş Konseyi Başkanı Abdülcelil “Türk hükümeti ve halkı bürokratik engelleri aşarak Libya halkına taahhüt ettikleri meblağları ulaştırdılar.” diyerek emperyalist yağmanın küçük yatırımcısı Türkiye’ye teşekkür etti. Bu hiç kuşkusuz 300 milyon dolarlık Türk “insani yardımına” (siz bunu ‘emperyalist yağmaya iştirak payı’ diye okuyunuz) karşılık bir vaatti. 

Ağustos sonunda Ekonomi Bakanı Çağlayan, Davutoğlu ve enerji bakanı Taner Yıldız Libya’da iş yapan iş adamlarıyla bir araya geldiler ve müteahhitlerin Libya’daki alacaklarının ve tahrip olan makine parklarının nasıl korunacağını tartıştılar. Emin Sazak (Türkiye Müteahhitler Birliği Başkanı) şöyle dedi: “Benim tek endişem Fransa. ‘Ben savaşa girdim, onu yaptım, bunu yaptım’ diyerek yüksek pay alma girişiminde olacağını  tahmin ediyorum. Libya ile ilişkilerimizin iyi olması dolayısıyla rekabette Avrupalıları sollarız.” Libya’da ‘demokrasinin inşasını’ kendi paracıklarının hakkı için isteyen Türk inşaatçılarının derdi buydu. Libya halkı için böyle bir “demokrasi” elbette polissiz, copsuz olamazdı. Bunun için Davutoğlu’nun ağzından öğrenmiş oluyoruz ki emperyalist tekellerin çıkarlarının korunması için: “Türkiye olarak biz, Libya’da polis teşkilatını pekiştirmek için gerekli çalışmaları yapmaktayız.” Tüm bunlar Paris’te Türkiye de dâhil 60 devletin katılımıyla 1 Eylülde yapılan Libya konferansıyla devam etti. Dünya Barış Günü’nde savaş kutlaması yapıldı. Neredeyse bir hafta içinde olup biten bu yamyamlığın hızı insanı dehşete düşürebilir. Ama bununla da kalınmamıştır. 

Suriye 

Emperyalizm  ve  onun  Ortadoğu’daki ortaklarından TC için Suriye de önemliydi. Batı basını bir yandan her türlü kışkırtıcı yayını yaparken, Türkiye de Suriyeli “muhalefete” açıkça destek sağladı. Gül ve Davutoğlu Esad’a ikiyüzlü  bir biçimde “operasyonlara son ver” çağrıları yaptılar. Erdoğan, Batılı patronlardan aldığı açık destekle bir yandan kendi Kürt vatandaşlarına karşı kadın çocuk demeden saldırıp sokak ortasında çocuk vururken, diğer yandan Esad’ı kendi halkını katletmekle suçlamaktan geri kalmadı. Rusya’nın NATO temsilcisi Rogozin, Suriye’ye karşı bu harekâtın amacının, İran’a (dolayısıyla Rusya ve Çin’in çıkarlarına) saldırı için güvenli liman yaratmak olduğunu bildirdi. 

ABD kendi vatandaşlarına daha Nisan ayında Suriye’yi terk etme çağrısı yapmıştı. Onun bölgedeki en büyük ortaklarından S. Arabistan ve kukla Arap krallıkları da, Türkiye’nin açıklamalarının ardından Şam elçilerini geri çektiler. Almanya, İngiltere ve Fransa liderleri her türlü diplomatik nezaketi bir yana bırakarak ortak bir açıklama yaptılar ve Esad’dan çekilmesini istediler: “Ülkelerimiz, Esad’ın tüm meşruluğunu kaybettiğine ve ülkeyi daha fazla yönetemeyeceğine inanıyor.” Bu Suriye hükümetine açık bir savaş ilanıydı. 

Davutoğlu’nun Şam ziyareti ise, TC.’nin emperyalist merkezlere ne kadar bağlı olduğunu ortaya koymaktan başka bir şey yapmadı. Ziyaret öncesinde Erdoğan, savunma bakanı ve komutanların da katıldığı bir toplantı yaptı. ABD elçisi Ricciardone’nin de Erdoğan’ın danışmanı İbrahim Kalın ile görüştüğü belirtildi. ABD Dışişleri Bakanı Clinton, Davutoğlu’nun “Şam’a orduyu kışlasına göndermesi ve tüm mahkûmların serbest bırakılması için baskı yapması” gerektiğini söylerken, ABD dışişleri yetkilileri Clinton’ın bu mesajları Şam’a iletmesini Davutoğlu’ndan açıkça istediğini belirttiler. Ziyaret öncesi kendilerine bu şekilde tepeden inisiyatif verilen Davutoğlu, ziyaret sonrası tüm dünyanın Türkiye’nin inisiyatif almasını “takdirle karşıladığını” söyledi! Batı basını ve başta ABD olmak üzere Batılı emperyalist devlet yetkilileri, Erdoğan’ın ve Davutoğlu’nun “sabrımız tükeniyor” benzeri açıklamalarını coşkuyla karşıladılar ve Suriye’ye Batı ve Türk destekli müdahale için ellerini ovuşturdular. 

Clinton, “Esad’a Türkiye ve S. Arabistan git derse etkili olur” diyerek emir verdi ve ABD Dışişleri sözcüsü Victoria Nuland da “Türk sabrının giderek tükeniyor olması bizim için sürpriz değil.” diye tebrik etti. Bu süreçte Ricciardone, her fırsatta başbakanlığı ziyaret ederek Suriye konusunu gündeme getirdi ve PKK konusunda da “Türkiye’nin yanında” olduklarını belirtmekten geri durmadı. Taraf’ın Eylül ayında neredeyse UlusalcıErgenekoncu Cumhuriyet gazetesi kadar Deniz Feneri soruşturmasına eğilmesi, her halde AKP hükümetine patronlarına karşı bazı görevlerini hatırlatmak içindir. Bu hatırlatma ve teşvik-şantaj süreci hedefine ulaşmış olacak ki Erdoğan Mısır ziyaretinde var gücüyle Esad’a saldırmış ve “Suriye halkı şu anda Esad’a inanmıyor. Ben de inanmıyorum, biz de inanmıyoruz.” demiştir. Başbakana Mısır’da Müslüman kardeşlerin hazır bulunduğu bindirilmiş bir kalabalık karşısında “laik olun” dedirten emperyalist politikadır. 

Suriye ise Türkiye’yi açıkça içerideki çatışmaları körüklemekle suçladı. Daha önemlisi Esad rejiminin bölgedeki en güçlü ortağı İran, Türkiye’nin muhaliflere desteğine sert tepki gösterdi. İran basınında dini lider Hamaney’i görüşlerini yansıtmasıyla tanınan Kayhan Gazetesi, “Komplocuların Suriye’de başarılı olmasına izin veremeyiz. 

Suriye’yi hedef alanlar, aslında İran’daki İslâm Devrimini hedef alıyor, (…) Türkiye bilmeli ki İslâm Cumhuriyeti, Suriye’ye yönelik komploların başarısızlığını sağlamak için elindeki tüm olanakları kullanacak.” diyerek tehdit etti. 

İŞÇİ BİRLİĞİ 


Yazıyı arkadaşıma gönder
: E-Posta Adresiniz
: Adınız
: Arkadaşınızın E-Posta Adresi
: Güvenlik Kodu > 751938
: Mesajınız
Tasarım ve Kodlama Sorun Teknik Büro tarafından yapılmıştır.