Ev İşçileri Dayanışma Sendikası (EVİD-SEN) Başkanı Gülhan Benli ile röportaj
İ.B.: Ev işçileri olarak ne zaman ve nasıl örgütlenme kararı aldınız, süreç nasıl gelişti?
Gülhan Benli: Ben 18 yıllık ev işçisiyim. Çocuk ve yaşlı bakıcılığı yaptım, hâlâ gündelikçi olarak çalışıyorum. Hiç sosyal güvencem olmadı. İlk çalışmaya başladığım günden bugüne koşullar gittikçe ağırlaştı ve 2009 yılında bir grup ev işçisi olarak bu koşulları iyileştirmek adına tüm ev işçilerini bir araya getirecek, örgütleyecek bir sendika kurma kararı aldık. Önce DİSK’e gittik ve orada Genel-İş Sendikası’na yönlendirildik, sonra bu sendikaya bağlı Konut Şubesi’nde toplantılar yapmaya başladık. Bu süreçte örgütlenme çalışmalarına başladık, ev işçilerinin yaşadığı sorunlara dikkat çekmek için basın açıklamaları, yürüyüşler yaptık. Kadına yönelik şiddeti kınayan eylemlerde yer aldık ve örgütlenme çalışmalarımızın yoğunlaştığı 2011 yılının 15 Haziran tarihinde İstanbul Valiliği’ne resmî başvuruda bulunduk. Başvuru tarihimizi, 15-16 Haziran direnişini selamlamak için 15 Haziran olarak seçtik.
Başvurumuzdan bir hafta sonra İstanbul Emniyeti Sendikalar Masası’ndan çağrıldık ve başvurumuzun kabul edilmeyeceği, evraklarımızı geri almamız gerektiği söylendi. Verdiğimiz evrakı geri almayacağımızı belirttik, almadık da. O tarihten bu yana başvurumuzla ilgili herhangi bir yanıt verilmedi. Aynı sırada Çalışma Bakanlığı’nın internet sitesindeki bilgi edinme formunu doldurarak yaptığımız işi ayrıntılarıyla anlattık ve iş kolumuzun tespitini talep ettik, ona da henüz bir yanıt verilmedi.
Şu anda örgütlenme çalışmalarımız sürüyor; ama kayıtlı işçiler olarak görünmediğimiz için sendikamız aktif faaliyete geçemiyor. Uluslararası Çalışma Örgütü’nün 16 Haziran’da kabul ettiği Ev İşçileri Sözleşmesi hükümet tarafından imzalandığında gerekli yasal temel sağlanacağı için sendikal faaliyetimiz de hız kazanacak. Tabii imzanın atılmasını beklemeyeceğiz, taban örgütlülüğümüzü güçlendireceğiz, o zaman hükümet bizi yasal olarak tanımak zorunda kalacak.
İ.B.: Evid-Sen Türkiye genelinde ne kadar işçiye ulaşabildi ve örgütlülüğü ne durumda?
G.B.: Türkiye genelinde bağlantı halinde olduğumuz yirmi binden fazla ev işçisi var. Eylemlerimizle sesimizi duyurmaya başladıktan sonra birçok şehirden ev işçisi arkadaşımız bizimle iletişim kurdu, kısa sürede sayımız arttı. İşçiler olarak koşullarımız o kadar ağır, üstümüzdeki baskı o kadar büyük ki örgütlenme ağımızı genişletebilsek bu mücadeleye binlerce ev işçisi daha katılacak. Ama farklı şehirlerden arkadaşlarımızın çeşitli sorunlarına hemen cevap verecek kapasitede değiliz. Bu nedenle öncelikli hedefimiz eğitim çalışmalarıyla her şehirde örgütçü işçi liderleri yetiştirmek ve bu lider işçilerle örgütlenmeyi geliştirerek şehir temsilcilikleri oluşturmak.
İ.B.: Bizzat maruz kaldığınız, şahit olduğunuz ve size, sendikaya ulaşan işçilerden dinlediğiniz çalışma koşullarından söz eder misiniz?
G.B.: Her şeyden önce kayıt dışı çalışıyoruz, İş Kanunu kapsamında değiliz. Yani devletin karşısında herhangi bir varlığımız yok. Dolayısıyla patronlarımız sömürünün, şiddetin en yoğununu bize uygulamaktan zerre kadar çekinmiyorlar. Çalışma saatleri, dinlenme süreleri, izinler ve ücretler belirsiz. Gündelikçiler bazen sabahın yedisinden gece yarılarına kadar çalışıyor, patronun istediği iş bitmedikçe evden ayrılamıyor, paralarını alamıyorlar. Hatta patron yapılan işi beğenmezse başta anlaştıkları ücreti kafasına göre kesiyor. Buna itiraz eden işçi arkadaşlar ya dayak yiyor ya da parasını hiç alamadan evden kovuluyor. Yatılı ev işçilerinin gün içinde dinlenme izni neredeyse hiç yok. Hem ev işi yapıyor, hem çocuk bakıyor, hem yemek yapıyorlar… Haftada bir gün izinleri oluyor, o gün de kendi evleri, eşleri ve çocuklarıyla ilgilenmek zorundalar. Yatılı ev işçilerinin ailelerinde ciddi sorunlar yaşanıyor. Çocuklar yatılı çalışan anneyi haftada bir gün görüyorlar. Zamanla anne ile çocuk arasındaki ilişki zayıflıyor, çocuk anneyi para getiren biri olarak, anne de çocuğu para bekleyen biri olarak görmeye başlıyor. Yatılı ev işçilerinden, bu tür aile içi parçalanma hikâyelerini çok sık duyuyoruz. Yabancı uyruklu yatılı işçilerin pasaportlarına el koyuluyor, eve hapsedildikleri bile oluyor. Cinsel istismara maruz kalıyorlar. Kimi evden kaçmaya çalışırken şiddet görüyor, şikâyet etmesi durumunda ölümle tehdit ediliyor.
Sağlıksız koşullarda çalışıyoruz. Çamaşır odalarında yatıyor, bütün gece temizlik malzemelerindeki kimyasalları teneffüs ediyoruz. Patronun köpeği et yerken bize bayat makarna bile çok görülüyor. Dolaptaki çikolatadan yediği için işten atılan arkadaşımız var. İş güvenliğimiz yok, 2011 başından bu yana 50 ev işçisi kadın camdan düşerek hayatını kaybetti, bu sayı sadece bize ulaşan olayların sayısı, haberini alamadığımız daha nice olay var. Bu düşmeler cam silerken olduğu kadar taciz ya da tecavüzden kendini korumaya çalışırken de oluyor. Soyunma odalarımızda ve tuvaletlerde dahi gizli kameralarla gözetleniyoruz. Ev işçisi kadınların çoğu bu gibi sebeplerle psikolojik sorunlar yaşıyor. Ayrımcılığa maruz kalıyoruz, kiloluysak çok yeriz diye, zayıfsak iş yapamayız diye, esmersek ‘Kürtlere benziyoruz diye’ işe alınmıyoruz. Şikâyetlerimizde işçi beyanı esas alınmıyor, sendika olarak buna yönelik de mücadele ediyoruz. İşçi beyanının esas alınmasını talep ediyoruz.
İ.B.: Burjuva basınında ev işçilerine ‘ait olduğu sınıfı hatırlatan’ yazılara sıkça rastlar olduk. Son olarak Ece Temelkuran da “Sınıfsız Domates” yazısıyla evinde çalıştırdığı işçiyi sınıfını bilmezlikle aşağıladı.
G.B.: Biz ait olduğumuz sınıfı çok iyi biliyoruz. Bir fabrika işçisi bazen işten atılana kadar varamıyor kendi sınıfının bilincine. Bizse çalıştığımız evin kapısından içeri girer girmez öğreniyoruz yerimizi. Patronla bütün gün karşı karşıya geliyoruz, onun aşağılamalarını, hakaretlerini dinliyoruz. Aynı giysiyi giymemiz işten atılma sebebimiz oluyor. Çünkü biz onların ücretli kölesiyiz, hiçbir şeyimiz onlarla aynı olamaz.
Ece Temelkuran’a gelince, o da kendinden bekleneni, kendi sınıfına özgü biçimde yapıyor. Sola göz kırpan yazılar yazıyor diye işçi sınıfının çıkarlarını savunacak hali yok ya. Sınıflar arası çelişkiler derinleşiyor, bu uçurum duygusallıkla, vicdanla, domatesle filan kamufle edilemez artık. Mesela Sibel Arna’nın büyük tepki toplayan yazısı ardından Pakize Suda da Arna’nın tutumunu destekleyen bir yazı yazmıştı köşesinde. Göçmen ev işçilerini “Türkiye'ye gelirken "insana ait bütün güzel duyguları" sınırda bırakan”, “parayı alıp gideceği güne odaklanmış, sevmeyen, benimsemeyen, bağlanmayan, gün dolduran, idareci... "Aileden biri" olmayı reddeden...” kişiler olarak tanımlıyordu. Suda’nın yaptığı da Arna ve benzerleri ile sınıf dayanışmasıdır işte.
Biz, Türkiye’de binlerce göçmen işçinin hangi şartlarda çalıştığını, tacize, dayağa, ev hapsine, pasaportuna el koyma gibi baskılara maruz kaldığını çok iyi biliyoruz. Patronların işçi olarak tanımadıkları, köle olarak gördükleri bizlerle “aileden biri” olmak istemediklerini, yalnızca en ağır işleri dahi en mükemmel biçimde yapalım diye bizi bu yalanla motive etmeye çalıştıklarını biliyoruz. Biz “aileden biri” olmak istemiyoruz, işçi olarak tanınmak istiyoruz, can güvenliği ve sosyal güvence istiyoruz.
İ.B.: Evid-Sen olarak önümüzdeki süreçte ne gibi çalışmalar yapacaksınız?
G.B.: Biz sadece işçi olarak ekonomik sorunlarımıza değil, toplumsal sorunlara da çözüm üretmeye çalışıyoruz. Bizim mesleğimizde kadın işçiler erkek ev işçilerine oranla çok yüksek, dolayısıyla kadın sorunu noktasında da önemli bir rolümüz var. Kadına yönelik artan şiddete karşı biz de mücadele ediyoruz, 26 Kasım’da Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele ve Dayanışma Günü eylemi yapacağız, o gün Yakacık Pir Sultan Abdal Cemevi’nde olacağız. 27 Kasım’da Sarıyer Maden’de ev işçisi kadınlarla bir eylemimiz olacak. Her şehirdeki en ileri ev işçilerinin liderliğinde temsilcilikler oluşturmayı amaçlıyoruz. Mücadelemizi her noktada ileri taşımak durumundayız. Üst sınıfların dayanışmasını biz de kendi sınıfımız içinde oluşturmalıyız. İşçi sınıfından yana güçleri mücadelemizi desteklemeye çağırıyoruz.
İŞÇİ BİRLİĞİ