Temmuz ve Ağustos boyunca sendika bürokratları ve hükümetle patronlar arasında yeni sendika ve grev yasaları için pazarlıklar devam etti. Eylül ayında basına yansıyan haberlerde anlaşma sağlandığı belirtildi. Görüşmelerin asıl içeriği, ortalıkta hakkında türlü söylentiler dolaşan taslaklarla birlikte, kamuoyundan ve işçilerin bilgisinden özenle saklandı. Varılan anlaşma, çok geniş hak talepleri sağlıyormuş gibi tanıtıldı. Örneğin sendikaya üyelikte noter şartının kaldırılacağı belirtildi. Bu elbette olumluydu. Ancak yerine edevlet uygulamasının getirilmesi, bu sisteme girenlere rahatlıkla sendikaya üye işçiyi tespit etme ve işten çıkarılmasını sağlama olanağı verecektir, güvenilir değildir.
Dahası, sendika aidatının işçi tarafından verilen yazılı talimatla patron tarafından kesilerek ödenmesi, geçmiş uygulamanın özünü zerre kadar değiştirmemektedir. Bu şu demektir: Patron, istediği sendikaya üye yapmak için işçiden yazılı beyan alabilir. Daha önce İLO’ya gönderilen taslaklardakine benzer olan bu düzenleme işçinin sendika aidatı üzerinde hâkimiyetini sağlamamaktadır. Aksine bir de patronun güçlü pozisyonuna işçinin olmayan özgür iradesiyle onay getirmektedir. Böyle bir “talimat” mevcut sınıf işbirlikçisi tüm sendikal bürokrasinin de işine gelecektir. Daha önce DİSK’in hazırladığı Sendika Yasası taslağında da
işçinin aidatının işçinin kendi kontrolünde olmadığını da eklemek gerekir. Ayrıca üyelik aidatını işçinin bir günlük ücreti ile sınırlayan şimdiki yasa yerine, bunun miktarını sendika yönetiminin insafına bırakarak sendika bürokrasisinin rant ve yağma imkanlarının genişletilmesi de gündemdedir.
Sözümona 12 Eylül 2010 referandumuyla hak arama grevi serbest bırakılmıştır. Ancak görüşmeler sırasında göz önünde bulundurulan sermayenin hukuk adamlarının hazırladığı yasa taslaklarında, “yasal” ve “yasadışı” grev ayrımı korunmakta, iş yavaşlatma yasaklanmakta, 12 Eylül’ün ayrıntılı grev yasaklarıyla grev yaptırmama amaçlı ayrıntılı grev engelleri aynen durmaktadır. Mahkemelerin ve bakanlar kurulunun “kamu güvenliği” vs. bahanesiyle keyfî grev yasağı getirme hakkı da bu yedek taslaklarda korunmaktadır. Grev yerine 1930’ların faşist uygulamalarını andıran, işçilerin hiçbir söz hakkının olmadığı, sendikal bürokrasinin en iğrenç unsurlarının sermaye devleti ve sermayenin kendisiyle rahatça pazarlık edeceği satılık “Yüksek Hakem Kurulu”na ağırlık verilmektedir. Tüm bunlar kamuoyuna bazı kimselerce şu şekilde müjdelenerek duyurulmuştur: “Ceza hükümleri hafifletilmiştir!” Yani işçiler “kanun dışı” grev yaparlarsa, yani aslında yapmaları gerekeni yaparlarsa hapis değil, para cezasına çarptırılacaklardır! İşte size “çağın gereklerine uygun” öldürmeyip süründüren “özgür” ve “demokratik” sendika ve grev hakkı! Grev gözcülerinin göstermelik konumu ile işyeri sendika temsilcisinin seçilmesinin istisna, atanmasının kural olması da devam etmektedir.
Bugün sendikal mücadelenin samimi militanlarının muhatap olduğu işçi kitlesinin küçümsenemeyecek bir kısmı, sendikanın ve örgütlenmenin ne olduğunu bilmemektedir. Bu nedenle işkolu barajlarının kaldırılarak, bu barajların asıl amacı olan birkaç büyük sarı sendikaya ayrıcalık tanınmasının başka yollarla gerçekleştirilmesinin engellenmesi, işçilerin ve işçi hareketinin eğitilmesine ve gelişmesine hizmet edecektir. İşkolu vb. barajların yerine “işkolu barajını kaldırdık” deyip yerine sınıf işbirlikçisi üç konfederasyonun ayrıcalıklarını koruyan tavizrüşvetlerin verilmesi, ilerleme değildir. Nitekim daha önce 2009’da yasalaşması düşünülen bir başka taslağa göre bir sendikanın toplu iş sözleşmesi yapabilmesi için Türkiye çapında örgütlü büyük konfederasyonlardan birine üye olması gerektiği belirtilmektedir. TİSK gibi sermaye kuruluşlarının ve başta TÜRKİŞ yönetimi olmak üzere diğer tescilli sınıf düşmanlarının en son istedikleri şey işçilerin kendi inisiyatişeriyle gerçekleştirecekleri sendikal örgütlenmelerdir. Daha önce Türkiye’nin İLO’ya gönderdiği başka bir taslakta işyeri ve işkolu sendikalarına yer verilmiştir. Ancak burada da bu sendikaların örgütlendikleri işyerindeki yetkilerinin ne olduğu belli değildir. TÜRKİŞ yönetimi ve sendika bürokrasisi, barajların kaldırılmasına “bölücülük” demekte, bunun bölgesel ve etnik temelde sendika kurulmasına hizmet edeceğini iddia etmektedir. Böylece Türk işçilerle Kürt işçileri birbirine düşürme politikasına bayraktarlık yapmakta, sanki kendileri güdümlü değilmiş gibi bunun “siyasetin etkisinde” “güdümlü sendikalara” yol açacağını savunmaktadırlar. Bugün önemli olan her türlü mücadeleyi sabote etmekle görevli bugünkü üçlü sermaye âşıkları yapısının (TÜRKİŞ, DİSK ve HAKİŞ’in merkez yönetimlerini kastediyoruz) işçilerin kendi inisiyatişeriyle içeriden ve dışarıdan, işçi sınıfının sendikal birliği (TEK VE BİRLEŞİK KONFEDERASYON) yönünde kırılmasıdır. AKP hükümetinin her taviz koparacağı sırada “sendikal hakları” gündeme getirmesi ve aslında hiçbir yetkileri olmayan sendika bürokratlarını ayrıcalıklarını kaldırmakla tehdit etmesi boşuna değildir. Sendikalar yasası pazarlıkları ile yaşanan son süreç bunu iyice ortaya çıkarmıştır.
İŞÇİ BİRLİĞİ