Kürt sorununun burjuva ekseninde çözümü yeni tartışılan bir sorun olmamakla birlikte, yeni sürecin öncekilerken farklı olduğu açıkça görülüyor. Özal dönemini bir yana bırakırsak bugüne kadar yapılan tartışmalar resmî ağızların dışında gerçekleşiyordu. Resmî ağızlar açıldığında ise bir daha açılmamak üzere kapatılıyordu. Özal’ın, Eşref Bitlis’in, Rıdvan Özden’in, vd… durumları gibi.
Eskiden burjuva muhalefeti Kürt açılımından bahsederdi. Hatta muhalif burjuva partilerinin bir kısmı, ya kendileri ‘Kürt raporları’ yayınlarlar ya da birilerine yaptırıp yayınlatırlardı: CHP’nin Kürt Raporu, bir zamanlar Cem Boyner’in başkanı olduğu Yeni Demokrasi Hareketinin (YDH) yayımladığı rapor, vd...
Bugün için tarih sanki tersine dönmüş. İktidar ‘Kürt Açılımı’, Demokratik Açılım’, ‘Demokratik Kürt açılımı’ndan bahsediyor; Cumhurbaşkanı, Genel Kurmay başkanı da açılımı desteklediklerini açıklıyorlar. Burjuva muhalefet partileri ise en katı ırkçı, faşist tavırlarda. CHP’in açıklamaları MHP’yi, MHP’nin açıklamaları CHP’yi aratır vaziyette. Irkçılık ve şovenizm konusunda yarışa girmiş beygirler gibi kâh biri, kâh öteki öne geçiyor.
Tüm bu gelişmeler karşısında Tayyip’in hükümetine, sivil ve askeri devlet erkânına vahiy mi indi? Yoksa başlarına bir şey mi düştü diye düşünmeden edemiyor insan. Ne oldu da hepsi “Kürt dostu”, hepsi “demokrasi havarisi” kesildi? Yoksa gerçekten demokratikleşiyor muyuz? Parti kongresinde Ahmet Kaya’dan, Nazım Hikmet’ten (Gerçi bir zamanlar Türkeş de Nazım’dan şiir okumuştu), Ahmede Xani’den bahsetmesi demokratikleştiğinin göstergesi midir? Belleğimiz bizi dürtüklemese evet diyeceğiz ama ne zaman bunları düşünsek belleğimiz devreye giriyor:
Daha dün “çocuk da olsa, kadın da olsa gereken yapılacak” diyen Tayyip değil miydi? Ve Tayyip’in bu veciz sözlerden sonra yüzlerce Kürt çocuğu gözaltına alınıp işkencelerden geçirildikten sonra cezaevlerine atılmadı mı?
Bu yılın Newroz’unda Van’da, onlarca polisin saldırısına uğrayan bir çocuğun, Hakkâri’de Özel Tim’in saldırısına uğrayan bir başka çocuğun eli, kolu, kafası bir başka hükümet döneminde mi kırıldı?
İşçi sınıfının bayramı 1 Mayısı yıllardır Taksim’de kutlamaya çalışan işçilere, emekçilere, ilerici, devrimci güçlere Türkiye tarihinin en fazla gaz bombasını layık gören Tayyip değil miydi?
Türkiye’nin gelip geçmiş en Amerikancı hükümeti, Tayyip’in hükümeti değil mi?...
“Demokratik Açılım” tartışılırken öncelikle birkaç noktanın altını çizmemiz gerekiyor:
Birincisi; Hükümeti “Demokratik Açılım”a zorlayan en temel etken, -bugün geldiği noktadan bağımsız olarak- Kürt ulusal hareketidir. Egemen güçlerin tüm saldırı ve yok etme girişimlerine karşın, Kürt hareketi varlığını korumakla kalmamış, giderek gelişmiş ve gelinen noktada milyonları etkileyen bir güç durumuna gelmiştir. Kürt hareketi uzun yıllardır politik gündemi belirleyen, bir güç olarak egemenleri politik krizlere sürükleyen, tıkayan ve yaşadığımız coğrafyayı “zayıf halka” noktasında tutan önemli bir özne olmuştur.
1999’larda PKK başkanı Öcalan’ın ABD tarafından yakalanıp TC’ye teslim edilmesinden sonra Kürt hareketinde ideolojik bir kırılma yaşanmasına karşın, Kürt hareketi politik gücünü korumaya devam etmiş, sınırlı reformlar ekseninde de olsa milyonları hareket ettirebilmiş ve bugün de hareket ettirebilmektedir. Son bir yılda düzenlediği kampanyalardaki katılımlar, Newroz’daki katılım ve en önemlisi son yerel seçimlerdeki DTP’nin başarısı bunun somut göstergeleridir.
Eğer bugün devlet, hükümet eliyle “Demokratik Açılım”ı tartışmaya açıyorsa, bu açılım, devletin ya da AKP’nin -ya da emperyalizmin- Kürtleri çok sevmesinden ya da lûtfundan değil, 30 yıldır inatçı şekilde süren mücadeleden, mücadelenin kazanımlarından kaynaklanıyor. Egemenler; 30 yıllık sürecin kazanımlarını yok etmek, onları tıkayan, krize sokan, emperyalizmin bölgesel düzenlemesinde “ayak bağı” olabilecek bir sorundan kurtulmanın yolunu aradıkları için sorunu resmî olarak tartışmak ve en az zayiatla kapatmak istiyor. Bir zamanlar Özal’ın hayatına mal olan “Türkiye’deki sermaye için Kürtleri arkasına alarak emperyalizm adına bölgesel işlevleri üstlenme” politikası, bugün TC’nin ve Tayyip hükümetinin politikası olmuştur.
İkinci olarak; Açılımın adı “Demokratik Açılım” olsa da, gerçekte bu açılımın burjuva anlamda demokrasiyle, demokratikleşmeyle bir alakası bulunmuyor. Sorunu tartışmaya açtığından bu yana hükümet, açılımın sınırlarının ne olduğu konusunda bir şey söylememiştir. Bu satırların yazıldığı sıralarda ’34 kişilik ilk Barış heyeti’ giriş yapmış ve ilk sorgudan sonra serbest bırakılmıştır. Serbest bırakmanın gerekçesi olarak -gelenler kabul etmese de ve tersi yönde beyanlar verseler de- ‘pişmanlık yasasından yararlanmayı istemek’ gösterilmiştir.
Burjuva anlamda demokratikleşmeye yeltenen bir iktidarın samimiyetinin ilk koşulu, anayasal düzenleme yapmasıdır. Bunun anlamı baskı altında tutulan sınıflar, uluslar, ulusal azınlıklar ve ezilen mezheplere haklarının teslim edilmesidir; 86 yıldır ezgi altında tutulmuş sınıfların, ulus ve azınlıkların, ezilen mezheplerin haklarını geri teslim eden bir düzenleme yapmasıdır. Ama hükümet bir yanda “Demokratik Açılım”dan bahsederken, öte yanda sınır içi ve ötesi operasyonlar yapmaya devam ediyor, sınıfa ve emekçilere yönelik yakın tarihimizin en büyük saldırısını gerçekleştiriyor.
Üçüncü olarak; SSCB ile diğer sosyalist ülkelerdeki sosyalist uygulamaların yıkılmasından sonra emperyalizm -ve özellikle de ABD emperyalizmi- Ortadoğu’yu kendi çıkarları ekseninde düzenlemeyi hedeflerken, Ortadoğu’nun en çetrefilli ve en dinamik güçlerinden biri olan Kürt dinamizmini kırabilmek noktasında projeler geliştirdi. Geliştirilen proje Irak Kürtleri için bölgesel özerklik, Türkiye’deki Kürtler için ise kültürel özerklik istiyordu. Projenin yaşama geçmesi noktasında ABD’nin attığı ilk adım, 1991 Irak işgalinden sonra Saddam güçlerinin 36. Paralelin kuzeyine geçmesini engelleyerek Irak Kürdistan’ını “özerk” hale getirmek oldu. Irak’ın son işgalinden sonra da Irak Kürdistan’ı, işgalcilerin desteği ile ‘özerk’ hale getirildi.
Projenin ikinci ayağını oluşturan Türkiye’deki sorun daha karmaşıktı. Sorunun muhataplarından biri “Bağımsız, demokratik, birleşik, sosyalist bir Kürdistan” hedefiyle mücadelesini yürütürken, TC’nin 86 yıllık resmî ideolojisini sarsıyordu. Ortadoğu’nun önemli devrimci odaklarından birini oluşturuyordu. Sorunun diğer muhatabı ise “sorunun Kürt sorunu değil, terör sorunu” olduğunu söylüyordu. “Terörün kökünü kazımak adına 17.500 faili meçhul, 4 milyona yakın Kürt köylüsünün göç ettirilmesi, doğanın tahrip edilmesi”nde ifadesini bulan bir politika yürütülüyordu.
ABD bu duruma müdahale ederek Abdullah Öcalan’ı yakalayıp TC’ye teslim etti. Öcalan’ın yakalanmasıyla Kürt hareketi ideolojik-stratejik bir kırılma yaşadı. Kürt sorunu sadece dil ve kültür sorununa indirgendi. Bu durum emperyalizmin kabulüydü. Ancak TC, ufak tefek revizyonlar yapsa da ana yaklaşımını korumakta ısrar ediyordu; bu ise emperyalizmin bölgede TC’ye biçtiği rolleri zamanında yapamaması anlamına geliyordu… ABD emperyalizmi yakın dönemde “2011’e kadar Irak’tan askerlerini önemli ölçüde çekmeye” karar verdi. ABD emperyalizmi askerlerinin çekilmesiyle oluşacak boşluğu, TC ile doldurmayı hedefliyor. Oysa Kürtlerle uzlaşmayan bir gücün bu rolü üstlenebilmesi mümkün gözükmüyor. ABD, TC yetkilileriyle sorunu tartışırken ‘Kerkük’ sorununu ya da en azından ‘Kerkük petrolleri sorununu’ gündeme getirmiştir… ABD’nin askerlerini geri çekeceğini belirttiği aşamada Tayyip hükümetinin ‘Demokratik Açılımı’nın gündemleşmesi tesadüf olmasa gerek.
Sonuç: İŞÇİ BİRLİĞİ, ezilen ve sömürülen ulusların kendi kaderlerini, kendilerinin tayin etmesi gerektiği önermesinin doğru olduğuna inanıyor. Bu anlamda Kürtlerin kendi geleceklerini kendilerinin belirlemeleri gerekir.
İŞÇİ BİRLİĞİ, bir halkın kendi anadilini ve kültürünü geliştirmesi önündeki tüm engellerin kaldırılmasından yanadır. Ancak, Gazetemiz “Demokratik Açılım” adı altında yürüyen sürecin Kürt halkının bu sorunlarını çözemeyeceğini düşünmektedir.
Çünkü Hükümetin “Demokratik açılımı”, baskı altında tutulan sınıf, ulus ve azınlıklar ile mezheplerin anayasayla güvence altına alınmış hak iadesini içermediği için sahte bir açılımdır.
Çünkü Hükümetin “Demokratik açılım”ı, işbirlikçi sermayenin ve emperyalizmin bölgesel çıkarlarını korumayı amaçladığı için sahte bir açılımdır. Burada hedeflenen amaç Ortadoğu’nun devrimci dinamik gücünü bir iki kırıntıyla kırmaktır. Burada hedeflenen amaç PKK’yi tasfiye etmektir.
İŞÇİ BİRLİĞİ, Yaşadığımız coğrafyada Kürt halkı dahil tüm halkların anadil ve kültürünün serbest bırakılması yönündeki taleplerin haklı ve desteklenmesi gerektiğini, her halkın kendi anadilini konuşması, eğitim ve öğrenim yapması ve kültürünü geliştirmesi önündeki engellerin kaldırılmasının işçi sınıfının lehine olduğunu, milliyetçiliğin kökünün kazılmasında işlevsel olabileceğini, işçi sınıfının gerçek düşmanlarıyla mücadele etmesinin önünü açacağını, ancak Abdullah Öcalan’ın yakalanmasıyla strateji haline getirdiği bu taleplerin gerçekleşmesinin Kürt halkının sosyal kurtuluşu olamayacağını, bu taleplerin çözümünün ‘sosyal kurtuluş’ olarak lanse edilmesi yaklaşımının Kürt işçi ve emekçilerini kandırmak anlamına geldiğini düşünmektedir.
Özkan Aydınlı