İşçi Birliği

 

Güncel

Etkinlik ve Duyurular

İŞÇİ BİRLİĞİ Gazetesi'nden haberdar olun. E-posta adresiniz:

Google site içi arama

AKP’nin Anayasa Paketi İşçilere Ne Getiriyor? (Veya Bir Şey Getiriyor Mu?)

AKP’nin referanduma götürdüğü anayasa değişiklik paketinde, Anayasa’nın 54. Maddesinde yer alan “Siyasî amaçlı grev ve lokavt, dayanışma grev ve lokavtı, genel grev ve lokavt, işyeri işgali, işi yavaşlatma, verim düşürme ve diğer direnişler yapılamaz ifadesi kaldırılmaktadır. Ne gariptir ki, en önemsiz değişikliklerin bile abartılı biçimde reklamını yapmak için hiçbir fırsatı kaçırmayan hükümet sözcüleri, miting meydanlarında olsun, dağıttıkları broşürlerde olsun, böyle önemli görünen bir değişikliği ön plana çıkartacaklarına, “iki sendikaya üye olma hakkı” ve “grev zararlarından sendikaların sorumlu tutulmaması” gibi işçi sınıfının acil talepleri arasında yer almayan unsurların reklamına ağırlık verdiler. Hükümet görünüşte 12 Eylül’ün sendikal yasaklarını kaldırıyor, ama nedense bunun pek propagandasını yapmak istemiyor.

Ama patronların örgütü MESS bu değişiklikleri önemsiyordu. MESS’in yayını olan Mercek Dergisi’nin Temmuz 2010 sayısında, anılan ifadenin kaldırılması açık bir tartışmaya neden oldu. Çalışma Bakanı Ömer Dinçer, her isteyenin kolay kolay ulaşamadığı bu yayında yer alan açıklamasında, siyasi grev, dayanışma grevi, genel grev ile işyeri işgali ve çeşitli işçi eylemleri üzerindeki anayasal yasağa ilişkin ifadenin kaldırılmasının Türkiye’nin AB taahhütleri arasında yer aldığını belirtmiştir. Buna göre Türkiye, 87 ve 98 sayılı İLO (Uluslararası Çalışma Örgütü) Sözleşmeleri ve Avrupa Sosyal Şartı doğrultusunda sendikal hakların yeniden düzenlenmeyi vaat etmektedir. Aynı hükümet, çok değil üç yıl önce Avrupa Sosyal Şartı’nın toplu eylem ve örgütlenme hakkı, işçinin kendisini ve ailesini geçindirebilecek insanca ücret gibi koşullarını kabul etmemişti (Bakınız 9 Nisan 2007 tarihli Resmi Gazete). Peki ne değişmiştir? İLO Türk hükümetinden neleri istiyor, Türk hükümeti ne yapıyor? Türk sermayesi ne istiyor?

Patron sendikalarına hukuk danışmanlığı yapan Prof. Tankut Centel’in aynı dergide aktardığına göre, İLO Uzmanlar Komitesi, Türkiye’den siyasi grev, dayanışma grevi ve genel grev yasaklarının kaldırılmamasının yanı sıra Bakanlar Kurulu’nun yasal grevleri dahi “erteleme” (siz baltalama ve yasaklama diye okuyun) yetkisini ve bunun sonunda tekrar greve değil ancak zorunlu tahkime gidilebilmesini eleştirmiştir. Yasaklanan grevlerle işyeri işgali gibi toplu eylemlere katılan işçilere getirilen hapis ve para cezaları, grev oylaması ve arabuluculuk için gerekli bekleme sürelerinin uzunluğu, grev gözcülerine getirilen kısıtlamalar, sendikalara devlet müdahalesi, grev yasağı kapsamındaki işlerin ve işyerlerinin çok geniş tutulması da aynı komitenin eleştirileri arasında yer almıştır. Hükümet ise ILO’nun kendisinden istediği değişiklikler içinde en son sıralarda gelen iki sendikaya üyelik gibi bir konuyu -sendikal hareketi biçimlendirmede kendi amaçları için kullanabileceğini düşünerek olsa gerek- gündeme getirmeyi tercih etmiştir. 

Referanduma sunulan değişiklikle, anayasadaki “siyasi grev vb. yasaktır” ifadesi kaldırılsa da, bu değişikliğin, işçi sınıfının grev hakkını kullanmasının önündeki bu bir yığın yasak, kısıtlama ve keyfiliği ortadan kaldıracağınınsa hiçbir garantisi yoktur. Tersine, Anayasanın grev hakkını düzenleyen maddesinin birinci cümlesinde, “toplu iş sözleşmesinin yapılması sırasında, uyuşmazlık çıkması halinde işçiler grev hakkına sahiptirler” şeklindeki ifade yerli yerinde aslanlar gibi durmaktadır. Yani, Anayasaya göre grev, sadece toplu sözleşmede uyuşmazlık çıkması halinde kullanılabilecek bir hak olarak kalmaktadır. Grev hakkı yalnız toplu sözleşmede uyuşmazlık halinde kullanılabilecekse, “siyasi grev” hakkı diye bir hak zaten söz konusu olamaz. Bu yasaklama ifadesini Anayasada koruyup, ILO ve AB’den eleştiri almak yerine, grevlerin sınırlarını Anayasa gibi göze batmayan sendikalar yasasındaki bir düzenlemeyle belirlemek, hükümet için çok daha akıllıca olacaktır.

Böyle bir değişikliğe ihtiyaç duyulmasının başlıca nedenlerinden biri de, şüphesiz son yıllarda Türkiye işçi hareketinin ciddi anlamda yeniden canlanma emareleri göstermesi, gösteri, direniş ve fabrika işgallerinin artmasıdır. İşçiler, düzenin hükümetinin, hukukunun, iş ve ceza yasalarının, polisinin, hâkim ve savcılarının, topunun birden tamamen patronların çıkarlarını koruduğunu, kendilerine tanınan hakların ise yalan ve aldatmacadan ibaret kaldığını her gün daha iyi anlamaktadırlar. Bu nedenle dayanışma eylemleri, işgaller vb. yöntemlere başvurarak giderek kendi haklarını kendileri alma yoluna gitmektedirler.

Bu gerçeğin verdiği rahatsızlık nedeniyle olsa gerek, Çalışma Bakanı, aynı açıklamasında siyasi grev, işyeri işgali ve benzerlerine getirilen yasaklarla ilgili anayasa hükmünün halihazırda zaten “uygulama alanı da bulunmadığını” belirtmektedir. Açıkça şöyle demektedir: “Ülkemizde çok sayıda yapılan bu tür eylemlere karşı yasal süreç işletilmemekte olmasına karşın AB ve ILO tarafından eleştiri konusu yapılmaktadır.” Demek ki işçiler bu tür eylemleri yapacak örgütlülük ve bilinç seviyesine ulaştığında yasanın buna engel olamadığını hükümet de bilmekte, ayrıca mevcut işçi hareketinin de belli bir seviyeye ulaştığını itiraf etmektedir.

Yine de hizmet ettiği sermaye sınıfını teskin etmek için bu değişikliklerin asla hayata geçirilmeyeceği ve gösterişten ibaret olduğuna dair güvence vermeyi de ihmal etmiyor Bakan: Anayasa’da yapılacak değişikliklerden sonra ortaya çıkabilecek yeni yasal düzenlemelerde de ihtiyaca göre gerekli değişikliklerin yapılabilmesi mümkün olacaktır.” Bu her yöne çekilebilir “ihtiyaca göre” sözünün anlamı nedir? Şudur: patronlara açıkça bu yasakların Anayasa’da kaldırılmasının uygulamada hiçbir hüküm doğurmayacağının garantisi verilmektedir. Çünkü bir yasağın, özellikle de sendikal haklarla ilgili bir yasağın, anayasada kaldırılması, onun sendikalar yasasında da kaldırılacağı hatta kaldırılmak bir yana daha da güçlendirilmeyeceği anlamına gelmemektedir. Bakan patronlara bunun güvencesini veriyor. Ceza ve iş kanunları ile diğer kanunlardaki yasaklar kaldırılmadan tek başına Anayasa’dakilerin kaldırılması hiçbir anlam ifade etmez. Hükümet, sermayeye dönüp açıkça “Siz merak etmeyin, biz yasaları değiştirmeyerek veya ‘ihtiyaca göre’ eskisinden beter yaparak daha sonra o enayileri yine kazıklarız, yine polise pataklatırız, işyeri işgallerin, grevlerin yaygınlaşmasına izin vermeyiz” demektedir. İşçi sınıfının en ufak hak talebine “ideolojiktir” diye yağıp gürleyen hükümetin grev yasaklarını kaldırması, gerçekte ancak siyasi bir manevra olabilir.

Bu manevra, burjuva hukukçularınca da teyit edilmektedir. Mercek Dergisi’nin aynı sayısında Bahçeşehir Üniversitesi’nden Dr. Engin Ünsal, değişikliklere karşı çıkarken ve mevcut yasalardaki yasakların aynen uygulanmasının gerektiğini savunurken bunu şöyle itiraf ediyor: “Yapılmak istenen, hükümetin AB’ye gönülden olmayan, İngilizce ‘lip service’ (yapmacık saygı, sahte bağlılık) olarak anılan bir yaklaşımla, şirin gözükme çabasıdır. Hükümet yapmak istediği görüntüsünü verdiği değişiklikleri gerçekten yapmaya kalkarsa bunun hem işverenler hem işçiler hem de işçi sendikaları açısından bir deprem etkisi yaratacağı ve çalışma yaşamında bir kaosun oluşacağı bilinmelidir.” (Mercek, s. 145, sayı 59, Temmuz 2010)

Siyasi grevi bugün Türkiye’de hangi güç geçekleştirebilir? Ya da genel grevi? DİSK mi, Türk-İş mi, Hak-İş mi? Bugüne kadarki kitle eylemlerinde bu üç konfederasyonun, 26 Mayıs’ta olduğu gibi grev ve eylemleri sabote etmek, işçilerin katılımını azaltmak, onları bölmek, morallerini bozmak için çalıştığını herkes bilmektedir. Bu konfederasyonların yaptığı şeyin, şu ya da bu şekilde, işçileri düzen partilerinin, AKP’nin, CHP’nin kuyruğuna takmak olduğu bugüne kadarki icraatlarından bellidir. Bugün işçi sınıfı, eylemleriyle gündeme damgasını vursa da siyasi grev, genel grev gibi mücadele araçlarını gereği gibi kullanacak, hükümeti, tüm yasakların ve sınıf aleyhine yasaların koşulsuz kaldırılmasına zorlayacak bağımsız bir siyasi ve sendikal örgütlülüğe sahip değildir. Zaten hükümet de buna güvenmektedir. TÜSİAD ve TİSK gibi işçi sınıfıyla kıran kırana mücadele etmiş, 12 Eylül’ün gerçek sahibi ve sorumlusu olan sermayenin saldırı örgütleri ise, hükümetin aksine, göstermelik dahi olsa bu hakların tanınmasının işçileri uyandıracağından korkmaktadırlar. “Delinin aklına taş getirme” ve “bırak uyusun” sözlerini benimsemektedirler. TİSK 27 Nisan 2010 tarihli bildirisinde, siyasi grev başta olmak üzere, grev yasaklarının kaldırılmasının grevi “siyasi taleplerin ve illegal örgütlerin aracı” haline getireceğini söylemiş ve hükümeti “bir kere daha düşünmeye” davet etmişti. Sınıf mücadelesi tecrübelerine dayanan sanayicilerin savurduğu kibar yollu bir tehditti bu. Bu da bize gösteriyor ki, eğer işçi sınıfının güçlü ve birleşik bir siyasal ve sendikal örgütlülüğü olsaydı, adının geçmesi bile patronları korkutan genel grev, siyasal grev gibi ileri mücadele araçlarının kullanılmasının önüne hiçbir yasakla ve oyunla geçilemezdi. AKP’nin 12 Eylül anayasasını makyajlama oyunu da kolaylıkla boşa çıkartılabilirdi.

İŞÇİ BİRLİĞİ KOLEKTİFİ


Yazıyı arkadaşıma gönder
: E-Posta Adresiniz
: Adınız
: Arkadaşınızın E-Posta Adresi
: Güvenlik Kodu > 540561
: Mesajınız
Tasarım ve Kodlama Sorun Teknik Büro tarafından yapılmıştır.