İşçi Birliği

 

Güncel

Etkinlik ve Duyurular

İŞÇİ BİRLİĞİ Gazetesi'nden haberdar olun. E-posta adresiniz:

Google site içi arama

Referandum Polemiklerinin Satır Aralarındaki Gerçekler

Referanduma beş kala, düzen partileri arasındaki polemiklerin seviyesi bilindiği gibi "boy" ve "soy" tartışmalarına kadar inmiş bulunuyor. Tartışmanın bu düzeyde seyretmesinin temelinde, aslında işçi ve emekçi halkın "evet" ya da "hayır" seçenekleri için sandıklara koşmalarını gerektirecek kayda değer hiçbir neden ileri sürülememesinin yattığını görmek hiç de zor olmasa gerek. Hatta öyle bir tablo ortaya çıktı ki, bir avuç büyük sermaye sahibinin hangi şıkkı destekleyeceği tartışması milyonlarca insanın neden "evet" veya "hayır"ı desteklemesi gerektiği tartışmasının önüne geçmeye başladı. Bu tartışma da sermaye düzeninde "halk oylaması"nın ne olup ne olamayacağı hakkında bize önemli ipuçları vermektedir.

Yeni CHP Yönetiminin İşçilere Gerçek Vaadi: Sömürüde Çin Modeli!

Posta Gazetesinde 15 Ağustos 2010 tarihinde yayınlanan tam sayfa bir reklam-"haber"de şunlar söyleniyor: "Umut Oran, iş yaşamı boyunca savunduğu kümelenme modelini Genel Başkan Yardımcısı olduğu CHP'nin parti programına soktu. CHP iktidara geldiğinde Amerika, İtalya, Çin'de başarıyla uygulanan ve belirli sektörleri, yan sanayileriyle birlikte belirli kentlerde toplayan bu yöntemi, kalkınma modeli olarak uygulayacak."

CHP'nin yeni yönetiminin "sol", "halkçı" demagojilerinden etkilenen işçiler, yahu Çin modeli denince bütün dünyanın aklına "aşırı çalışma-düşük ücret" sistemi geliyor, referanduma beş kala bu biz işçiler için nasıl bir "halkçı" açılım oluyor böyle diye şaşırabilirler. Ama şaşıracak hiçbir şey yok. Bay Umut Oran'ın "yaşamı boyunca" savunduğu modeller bunlardı.  Bay Oran burada da işçilere değil kendisinin içinden geldiği ihracatçı patronların özlemlerini dillendirmektedir.

Kılıçdaroğlu'nun genel başkanlığa seçilmesiyle yenilenen CHP yönetiminde genel başkan yardımcılığına getirilen tekstil kralı Bay Oran'ın uzun yıllardır savunduğu projeler içinde, Doğudaki işçilere "yarım asgari ücret" verilmesi, böylece Batıdaki işçilerin de ücretlerinin baskılanması gibi dahiyane projeler de vardı. Oran, bu şekilde "sanayiyi kümeleştirerek" ve "bölgesel kalkınma modelleri" uygulayarak, kapitalizmde kaçınılmaz olan üretim anarşisini, büyük bölgesel eşitsizlikleri yok edebileceğini ve emekle sermayeyi uzlaştıran bir sanayi yaşamı yaratabileceğini iddia etmektedir.

Oran bu projelerini hayata geçirme şansını bugüne kadar bulamamıştı ama "Halkçı Kemal"in iktidarında bu projelerini uygulama şansı bulacağına güveni tam olduğundan, artık "benim için genel başkanlık mücadelesi bitmiştir" diye güvenle açıklamaktadır. Ne var ki, ne Çin'de, ne de Amerika ve İtalya'da ya da bir kapitalist ülkelerde, anılan yöntemlerin uygulanması şimdiye kadar eşitsizliklerin ve toplumsal çelişkilerin daha da yoğunlaşmasından başka bir şeye yol açmamıştır. Kapitalizmde üretim anarşisinin, eşitsiz gelişmenin ve uzlaşmaz sınıf karşıtlıklarının kaçınılmaz olarak oluşmasını engelleyecek "sihirli formül" şimdiye kadar bulunamamıştır. "Türk'ün aklı"na güvenimiz tam da olsa, bu formülün dahi "sosyal-demokrat" patronumuz tarafından nihayet keşfedildiğine ciddî olarak şüphe etmekten kendimizi alamıyoruz.

İyi Bürokrat Kemal'in Tarihsel Özeleştirisi

"Ekim ayında İstanbul’da partimizin ekonomi politikasını açıklayacağız. İş adamları bekliyorlar. Herkesin hataları olabilir. Benim de olabilir ama özeleştiri yapmamız gerekiyor. Ecevit’in ‘80 öncesi başbakanlığında ekonomi kötü yönetildi. İş adamlarıyla çatışma içerisine girdi. Biz çatışma içinde olmayacağız. İş adamıyla da işçiyle de uyumlu olacağız."

Bu sözler de Kılıçdaroğlu'nun 28 Ağustos 2010 tarihli sözlerinden. Akşam gazetesinden İsmail Küçükkaya Kılıçdaroğlu'nun Kayseri'deki bir mitinge giderken otobüste gazetecilere yaptığı  bu açıklamaların devamını şöyle aktarıyor:

"İş dünyası öteden beri CHP'nin ekonomi politikalarına kuşkuyla bakar. İşadamları bu konuya hem mesafeli hem de şüpheli yaklaşır. Kılıçdaroğlu, çok çarpıcı bir değerlendirme yaptı. Sağ iktidarların öteden beri kullandığı 'Kuyruklar vardı, yokluk vardı' diye suçladığı CHP'nin 1980 öncesi iktidarını bakın nasıl değerlendirdi:

'Ekimde CHP'nin ekonomi politikalarını İstanbul'da açıklayacağız. Ecevit'in tek parti iktidarında, 1970'lerin sonunda yanlış ekonomik kararlar da alındı. Ekonomi politikaları çok başarılı değildi. Daha farklı ve daha aktif olabilirdi. Sağlıklı özeleştiri yapıyorum.' Ali Kırca, 'Kuyruklar..?' diye araya girince Kemal Bey 'Evet o dönemi işaret ediyorum' diye teyit etti.

Ben de 'Siz o dönem ne yapıyordunuz?' diye açmak istedim. Kemal Bey'in cümleleri şöyle: 'O dönem ben bürokrattım. Üstelik İstanbul'da hesap uzmanıydım. Gözlemledim, işadamlarıyla çatışma vardı. Çatışma kültürü ile sağlıklı ve başarılı yönetim olmuyor. Biz İstanbul'da ekimde şimdi bunu (uzlaşma) yapacağız. İş dünyası da memnun kalacak.'"  Küçükkaya, bu açıklamaları, "Kılıçdaroğlu, TÜSİAD ile CHP'nin ilanlı savaşını kastediyor. Çok ilginç sözler bunlar..." diye yorumlamaktan kendini alamıyor. Gerçekten çok ilginç sözler bunlar. Çünkü Ecevit'in başında olduğu hükümetin 12 Eylül öncesi dönemde TÜSİAD'ın gazetelere verdiği tam sayfa ilanlarla açtığı savaşın sonucunda düşürüldüğünü, temel tüketim maddelerinin karaborsaya düşürülmesi sonucunda her yerde kuyrukların oluşmasının TÜSİAD'ın dönemin Ecevit hükümetine karşı sistematik komplosunun bir sonucu olduğunu günümüzde çocuklar bile biliyor.

Gerçekte CHP ve Ecevit hiçbir zaman büyük sermayenin çıkarlarıyla ters düşmeyi tasarlamamıştı, tam tersine kitlelerin hızla sistem dışına kayışlarının engellenmesinde Ecevit'in sahte sol söylemlerle harekete geçirilen "mavi dalgası" çok önemli bir rol oynamıştı. Ancak işbirlikçi tekelci sermaye 24 Ocak 1980 Kararları adını alacak uygulamaların Ecevit hükümetiyle gerçekleştirilebileceğine inanmıyordu. Bu kararların yaşama geçirilmesi işçi örgütlerinin yok edilmesini, ücretlerin tırpanlanmasını ve ancak kanlı bir askeri faşist diktatörlük altında uygulanabilecek daha birçok başka uygulamayı gerektiriyordu. Bu gerekliliği göz önünde bulunduran TÜSİAD kodamanları, gayet bilinçli ve örgütlü olarak ve emperyalist merkezlerin de desteğini alarak önce Ecevit hükümetinin devrilip yerine MC hükümetinin kurulmasına, ardından da 12 Eylül faşist darbesine giden süreci başlatmıştı.

Günümüzde "halkçı Kemal", "ikinci Ecevit" söylemleriyle şişirilen yeni bir sahte rüzgârın tepesine bindirilen Kılıçdaroğlu ise, büyük sermayenin kimi "kaygılarını" gidermek adına özeleştiri adı altında bizzat kendi partisinin tarihine saldırmaktan, sermayenin "servet düşmanlığı" demagojilerine göz kırpan açıklamalardan kaçınmıyordu. Aslında bu noktada da Kılıçdaroğlu, tövbe edip büyük sermayeye tekrar tekrar biat eden Ecevit'in ayak izlerini takip ediyordu. İnsan bu örnek karşısında "tarihte herşey iki kez ortaya çıkar, ilkinde trajedi, ikincisinde komedi olarak" diyen ustanın sözlerini bir kez daha hatırlamadan edemiyor. Ecevit yanılsaması bağımsız sınıf siyasetlerini bir türlü hayata geçiremeyen Türkiye işçi sınıfı için uzun ve acı bir trajedi olmuştu, iğreti kasketiyle "ikinci Ecevit" olarak kitlelerin karşısına çıkarılan burjuva bürokrat Kemal ise, sermaye uşaklığında Baykal'ı bile sollayan omurgasızlığıyla, düzen "sol"u ölçüleriyle bile şimdiden kaba bir komedi olmaya aday görünmektedir.

Erdoğan'ın Yalancı Pehlivanlığı

Kambersiz düğün olur muydu? Elbette ‘Başbakanımız’ da bu tartışmada kendine özgü üslubuyla yerini alacaktı. "Tüccar siyaset"in duayeni olarak, şantaj ve tehdidin de pazarlığın bir biçimi olduğunu çok iyi biliyordu ‘Başbakanımız’. TÜSİAD sermayesinin en büyük karları kendi döneminde yapmasına rağmen, "yine de oyum CHP'ye" demesine veryansın ediyordu. 2007'de bunu bir kereliğine sineye çekmişti, ama "bir daha asla bu delikten geçmeyecekti." TÜSİAD kodamanları şimdiye kadar gelip geçen hükümetlerle "kedi-köpekle oynar gibi oynayabilmişti" ama kendisine bunu asla yapamayacaklardı çünkü o bildiğiniz hükümetlerden değildi. Bu türden yalancı pehlivanlık numaralarının, emekçi yığınların sermayeye karşı sınıfsal öfkeleri henüz bilinçli bir şekil almamış olan geri kesimlerinin büyük sempatisini topladığının çok iyi bilincindeydi.   

İnsan tam da bu noktada şu hain soruları aklına getirmeden edemiyor; yahu sayın Başbakan, ahı gitmiş vahı kalmış paşaları, büyük sermayeden ve emperyalist merkezlerden istedikleri desteği bulamadığı için akamete uğramış seneler önceki başarısız darbe girişimleri için bu kadar süründürüyorsun da, emperyalist merkezlerle kol kola Türkiye'deki on yıllardır gelmiş geçmiş bütün hükümetlerle senin deyiminle "kedi köpekle oynar gibi oynayan" TÜSİAD kodamanlarını niye özel savcılarına yakalatmıyorsun? Çünkü, bütün yalancı pehlivan çıkışlarına rağmen sen de çok iyi biliyorsun ki, Türkiye ekonomisinin fiilen % 80'ini elinde tutmaya devam ettiği sürece, Türkiye'de herkesi vezir de rezil de edecek olan en büyük güç TÜSİAD'ın elindedir. TÜSİAD Cumhuriyeti'nde (T.C.), işçi sınıfının tarihsel rolünü oynayacağı gün gelinceye kadar, Allah'tan önce TÜSİAD'ın dediği olur. TÜSİAD kodamanlarının her birinin oyu, hükümetlerin iktidarda kalıp kalmamasında, milyonlarca emekçinin oyundan çok daha değerlidir.

Erdoğan, Irak ve Afganistan işgallerinin bir numaralı ve gönüllü suç ortağı konumuyla, demagojik çıkışlarla mazlum İslâm aleminin liderliğine oynarken ne kadar dürüst ve inandırıcıysa, TÜSİAD'a karşı daha da büyük kârlar karşılığında iktidarda kalma pazarlığını örtmek için yaptığı bertaraf olma çağrışımlarında da ancak o kadar dürüst ve inandırıcıdır.

İçinde bulunduğumuz "halk oylaması" sürecinin en önemli sonucu hiç şüphesiz, sağlı "sol"lu bütün düzen partilerinin istikballerinin hangi sınıfın elinde olduğu konusunda ne kadar açık bir bilince sahip olduklarını göstermesi olmuştur. İşçiler ve emekçiler de bunu görmeye başladıkça bu çürümüş düzenin ömrü kısalacaktır.

Yusuf Özçelik 


Yazıyı arkadaşıma gönder
: E-Posta Adresiniz
: Adınız
: Arkadaşınızın E-Posta Adresi
: Güvenlik Kodu > 161725
: Mesajınız
Tasarım ve Kodlama Sorun Teknik Büro tarafından yapılmıştır.