Bilindiği gibi, CHP'nin 33. Olağan Kurultayına çok kısa bir süre kala patlatılan "kaset skandalı"yla hızla CHP yönetiminin değiştirilmesine giden yol açıldı ve Deniz Baykal'ın yıkılmaz zannedilen sultası bir çırpıda devrilerek yerine Kemal Kılıçdaroğlu oturtuldu. CHP önde gelenleri tarafından "Baykal'a yapılanların hesabını sorma" üzerine içilen coşkulu yeminler göz açıp kapayıncaya kadar unutuldu, Baykal'ın direnişine ve "ihanet" imalarına rağmen, özellikle CHP'nin işbilir genel sekreterinin açıkça övündüğü makyavelizmi sayesinde bütün parti estirilen Gandi Kemal rüzgarının arkasında kenetlendi. Gandi Kemal ismi ve imajı büyük sermaye basının ve hatta TÜSİAD'ın pek de gizlenmeyen güçlü desteğini de arkasına aldı. TÜSİAD yaptığı resmî açıklamada Kılıçdaroğlu'nun vaatlerini "umut verici" olarak nitelendiriyordu. TÜSİAD'ın yeni başkanı Ümit Boyner'in yaptığı kimi aşırı coşkulu açıklamaları ise Hürriyet gazetesi bile "TÜSİAD, CHP’de ‘Kemal rüzgârı’nı sevdi, iyice seçim havasına girdi" şeklinde müstehzi bir başlıkla verdi. Kılıçdaroğlu "gandi", "ikinci karaoğlan", "temiz, dürüst insan", "halkçı" vb. çağrışımlarla emekçilerin önüne büyük bir umut, bir kurtarıcı olarak konulmaya çalışıldı, çalışılıyor. Sermayenin önde gelen sözcüleri önceki CHP yönetimini bir "sosyal-demokrat" parti olarak "sosyal ve ekonomik problemlere yeterince yer vermediği, sadece "laiklik" üzerine kurulu bir söylemle muhalefet yapmaya çalıştığı ve bunun sonucunda çalışan ve yoksul toplum kesimlerinden yalıtıldığı için eleştirdiler - Kılıçdaroğlu bu konulara yer vererek sözkonusu kesimlerden de oy alabilirdi.
TÜSİAD yönetiminin görüşlerini yansıtan ekonomi yazarlarından Erdal Sağlam bu coşkulu desteğin gerekçelerini bir tv programında şöyle açıklıyordu: "TÜSİAD gerçekten de geleneksel olarak merkez sağ partileri desteklemiştir. Ama artık, TÜSİAD'ın genç kuşağı başa geçince durum değişti. TÜSİAD'ın genç kuşağı Halis Komililer'den itibaren bir karar aldı. Sosyal adaleti, gelir adaletini bu şekilde bozmaya devam edersek, bunun yaratacağı sosyal tepkiyi kontrol edemeyiz, sosyal patlamaya yol açabilir. Bu yüzden örneğin TÜSİAD Kemal Derviş'in sosyal-liberal modelini destekledi. Zaten sosyal-demokrat partiler günümüzde bu anlayışı savunuyorlar. Şu anki hükümetin ekonomide övündüğü başarılar da Derviş'in programı devam ettirmesinden kaynaklanıyordu." Özellikle Faik Öztrak gibi bu programın çerçevesini Derviş'le birlikte hazırlayan isimlerin Kılıçdaroğlu'nun oluşturduğu yönetimde yer alması da sermaye sözcüleri tarafından çok önemli bir güvence olarak değerlendiriliyordu.
Kılıçdaroğlu başkanlığında özellikle Önder Sav tarafından oluşturulan yeni yönetimde ekonomiyle ilgili isimlere baktığımız zaman gerçekten de büyük sermayenin güveninin ve "umutlanmasının" boşuna olmadığı daha iyi anlaşılıyor. Faik Öztrak'a değindik, Öztrak asıl tasarımcısı olduğu "Derviş modeli"nin sözde başarılarına sahip çıkarken yüksek işsizlik gibi sonuçları ise "AKP'nin pazarın hata yapmayacağına, herşeyi kendi kendine düzelteceğine aşırı güvene dayalı politikalarına" bağlamaktadır.-Demek ki, İslâm konusunda "ılımlı" imajı vermeye çalışan AKP, piyasa dinine tapınç da TÜSİAD ölçüleriyle bile aşırıya kaçmaktadır. Öztrak'a göre "Türkiye'de refah büyümeye bağlıdır ve büyüme de mutlaka ve mutlaka özel sektöre dayalı olarak gerçekleşebilir. Devletin yapması gereken özel sektörün önünü açacak politikaları yaşama geçirmektir." Peki bunun AKP'nin kör piyasa tapıncıyla ne farkı var dediğimiz zaman, küçük girişimciler için kredi garanti fonu, işsizler için ise aile sigortasının yaşama geçirilmesi gibi "sosyal-demokrat" önlemlerden söz edilmektedir. Bunların kaynağı nedir diye sorulduğunda ise "sosyal-demokrasinin malî disipline ne kadar büyük önem verdiğinden" sözedilmekte ve kaynağın kamu harcamalarının bir kısmının buraya aktarılmasıyla veya yeni vergilerle, yani Türkçesi yine ücretlilerin sırtından elde edileceği itiraf edilmektedir. "Sosyal-demokrasinin" işçiler için ne gibi politikalar tasarladığı ise fazla gündeme getirilmek istenmiyor, ancak biraz kurcalandığında Öztrak "Kore modelini" örnek göstermektedir. Kore modeli demek de korkunç boyutlarda aşırı çalıştırma (dünyada en yüksek işçi intiharı oranları Güney Kore'dedir), sendikal örgütlülüğün (gerektiğinde devlet terörüne başvurmaktan çekinmeyerek) daha da baltalanması ve sosyal güvencelerin mümkün olduğu kadar ortadan kaldırılması, vb. politikalar demektir. Bütün bu politikalar için uygun temel, yani aşırı uzun çalışma saatleri, güçlü bir polis devleti ve zaten oldukça düşük olan bir sendikalılık düzeyi Türkiye'de hazır olarak vardır. CHP'nin "sosyal-demokrat" modelini hayata geçirmek için mevcut işçi ve emekçi düşmanı devlet yapısını biraz daha güçlendirmek yeterli olacaktır. Kaldı ki AKP'nin bir kez daha hükümet olması durumunda izleyeceği politikalar pek muhtemelen üç aşağı beş yukarı bunlar olacaktır, zira hükümetler gelip geçidir ama her dönemde temel ekonomik ve sosyal politikaların büyük sermayenin çıkar ve talepleri doğrultusunda belirlenmesi değişmeyen bir kuraldır.
CHP'nin yeni parti yönetimindeki ekonomiyle ilgili diğer isimler de (ki CHP'nin hükümet olması durumunda ekonomiyi yönetecek olan isimler doğal olarak bunlar olacaktır) büyük sermayeye güven verecek ve "umutlandıracak" kişilerden oluşmaktadır. Bunlar arasında Derviş'in kafadarlarından Hurşit Güneş ve son kongrede Genel Başkan Yardımcılığına getirilen tekstilci işadamı Umut Oran gibi isimler ön plana çıkmaktadır. Oran, doğuda yarım asgari ücret verilmesini içeren "bölgesel asgari ücret" projesiyle hatırlanmaktadır. Umut Oran ismi de "sosyal demokrasinin" işçiler için ne gibi politikalar tasarladığı konusunda bize önemli bir fikir vermektedir.
Kürt sorununda, dış politikada ve ülkenin diğer bütün temel sorunlarında da yeni CHP yönetiminin sınıfsal konumu farklı değildir. Kılıçdaroğlu'nun Kürt sorununa önerdiği "çözüm", "etnik kimliklere saygı" ve "ekonomik çözüm" eksenindedir. "Etnik kimliklere saygı duyma ama etnik ve dinsel kimliklerin politikaya karıştırılmaması", "devletin etnik-kör olması" vb. söylemleri Kılıçdaroğlu olduğu gibi Baykal'dan alarak sürdürmektedir. Kongre sürecinde CHP'nin bu söyleminin gerçek niteliğine işaret eden önemli bazı olgular su yüzüne çıktı. Örneğin Baykal'ın Kılıçdaroğlu'nun adaylığını baltalamak için ileri sürdüğü son koz, "CHP'de belli bir etnik ve mezhepsel kimliğin baskın hale gelmesi tehlikesi" oldu. Kılıçdaroğlu Dersimli ve Alevi olunca böyle bir tehlike ortaya çıkıyordu. Ancak aynı partinin genel başkanı Türk ve Sünni olunca ya da genel başkan yardımcısı Dersim Katliamını Kürt sorununa nasıl yaklaşılması gerektiğinin örneği olarak gösterince böyle bir tehlike ortaya çıkmıyordu. Bu da CHP'nin etnik-kör olma demagojisinin ne kadar temelsiz olduğunu, tam tersine onun Türk-Sünni kimliğinin şovenizmine dayandığını gösteriyordu. Baykal'ın CHP kadroları içinde Kürt kökenlilerin oranını mümkün olan en alt düzeye çekmeyi sistematik bir politika olarak izlediği daha önce de (Sarıgül'le rekabeti sırasında) gündeme gelmişti. Kılıçdaroğlu bu politikanın farkındaydı ve bunu onaylamıştı. Aslında Kılıçdaroğlu CHP'ye geçtiğinde (2002 yılında) bu politika partide çoktan kemikleşmiş durumdaydı ve uyanık bürokratımızın bu gerçekten habersiz olması mümkün değildi.
Kılıçdaroğlu'nun Kürt sorununa "sosyal-demokrat" ekonomik-sosyal çözümü de özel sektörü teşvik etmek ve bu işe yaramazsa devletin fabrikalar kurması şeklinde özetlenmektedir. Bu hesaba göre Kürt gençleri ulusal baskı nedeniyle değil işsiz oldukları için dağa çıkıyorlar. İş bulunca inecekler ve fabrikalarda, Umut Oran'ın önerisine göre yarım asgari ücretle çalışarak uysal birer koyun gibi yaşayacaklardır. Gerçek bunun tam tersidir. Kapitalist ekonomik gelişmenin ulusal bilinçlenmeyi köreltmek bir yana daha da güçlendirmediği hiçbir örnek yoktur dünyada. Örneğin geçtiğimiz yüz yılın başlarında haklı olarak "halklar hapishanesi" diye bilinen Rusya'daki Çarlık otokrasisinin ulusal baskı sistemi altında ulusal hareketler en çok ekonomik bakımdan imparatorluğun merkezine göre ekonomik olarak çok daha gelişmiş kenar bölgelerinde güçlüydü. Bugün de birçok ülkede böyledir. İflas eden teşvik politikaları, GAP, vb. örnekler Kürt sorununa kapitalist sistem içinde "ekonomik çözüm" projelerinin işe yaramazlığının görkemli anıtları olarak önümüzde duruyor. Bu politika her bakımdan, ekonomik yönden olduğu kadar politik yönden de iflasını çoktan kanıtlamıştır. Kılıçdaroğlu'nun da bu projeye hayat verecek sihirli formülü yoktur. Elinde hiçbir gerçek çözüm olmadığı için apar topar getirildiği konumda bu ölü atı tekmelemekten başka bir çaresi olmadığı anlaşılıyor.
Kılıçdaroğlu, Dervişçi ekonomi ekibiyle, Kürt sorunundaki "gerçek-kör" yaklaşımıyla, dış politikada daha başından Pensilvanya'dan (siz Vaşington'dan diye okuyun) gelecek mesajlara kulak kabartan konumuyla ve diğer bütün temel konularda da, CHP'nin politik iflas etmişliğinin dolaylı kabulü anlamına gelen bilinçli politikasızlığıyla emekçilerin umudu olamaz. O bu konumuyla ancak ve ancak emekçilerin önüne yeni sahte umutlar sürerek sistemin ömrünü biraz daha arttırmayı amaçlayan büyük sermayenin, TÜSİAD sermayesinin umudu olabilir.
Yusuf Özçelik