4. sayımızı yayınladığımız Mayıs ayından beri, ülke gündemi sınıflar mücadelesinin görünümlerini ortaya koyan çok sayıda olayla çalkalandı.
Yıllardır Türkiye'deki emekçi kitlelerin önüne zenginleşme ve kalkınma adına bir umut olarak konulan Avrupa Birliği hülyası, sermayenin başına dert olmaya başladı. Yunanistan’dan sonra İspanya, İrlanda, İtalya iflasın eşiğine geldi. Avrupa, tek bir para birimine geçerek doğru yapıp yapmadığını tartışıyor. Gelirlerinin düşmesine çare arayan ihracatçı patronlarımız feryat ederken, sanayi, dışarıdan yarı-mamul ve makine alımına dayandığından, dış ticaretteki açık rekorlar kırmaya devam ediyor.
Hükümetin anayasa değişikliğine destek sağlamak için işçi ve emekçilere verir gibi göründüğü en küçük tavizi yaylım ateşine tutan burjuvazi, gelecek dönemde kendisini kimin temsil edeceğini gündemine aldı. Sermaye, gelecek seçimlerde “bunu seçin” diyerek halkın önüne kimi koyacağını düşünüyor. CHP yönetiminde el çabukluğuyla yapılan Kılıçdaroğlu değişikliğine TÜSİAD’dan destek geldi. Hükümet cephesi ise bu atağa karşı kendisine bir oy dopingi yapabilmek arayışıyla, emekçi halkımızın Filistin’e yönelik haklı sempatisini sömürmek için "one minute" benzeri bir atağı denemeye girişti.
Bu şekilde Balyoz Davası, Anayasa değişikliği, başkanlık sistemi, Mavi Marmara gemisi gibi biri tükenmeden öteki piyasaya sürülen gündemlerle sermayenin dayattığı ülke gündemi bir gecede değiştirildi. Fakat yaratılan sahte gündemler toplumu ve yönetenleri dönüp dolaşıp ülke gerçeklerini duvarına toslamaktan kurtaramıyor. PKK'nin yükselişe geçen eylemleriyle ülkenin gerçek bir sorunu olan “Kürt sorunu” bir anda diğer bütün gündemlerin önüne geçti ve onları unutturdu. Her zamanki gibi “kökü dışarıda” edebiyatıyla şovenizm pompalanarak, gün kurtarılmaya çalışılıyor.
Kürt sorununa çözüm olacağı öne sürülen "şantaj açılımı" (ya devlete ve hükümete biat et ya da eski inkâr ve imha politikalarına döneriz) da hepten rafa kaldırılmak zorunda kaldı. Türkiye’ye geldiklerinde tutuklanmayan PKK’li barış grubu, geçen hafta tutuklandı. Kimi liberaller “demokratikleşiyoruz, makus talihimiz kırıldı” şarkılarını söylemeye devam ededursunlar, hükümet yanlısı basında "Özel Harekat Açılımı" tartışılmaya başladı. Balık hafızasına mahkûm edilmek istenen Türkiye halklarının gördüğü ilk "Kürt açılımı" bu değildi. Özal'ın "federasyon tartışılabilir", Demirel'in "Kürt realitesini tanıma", Çiller'in "Bask Modeli" açılımlarını ve SHP’nin “Kürt Raporu” açılımları ve bu sahte açılımların her birini büyük bir baskı ve şiddet döneminin izlediğini aslında biraz olsun tarih bilincine sahip herkes hatırlamaktadır. Bugün bir kez daha yaşadığımız da bunun bir tekrarıdır. Gerçekte sermaye devletinin Kürt sorununu ve diğer hiçbir temel sorunu çözecek gücü olmadığını çok iyi bildikleri için tarih ve sınıf bilincine sahip güçler bunun böyle olacağını en başında ortaya koyabilmişlerdi. Ne yazık ki onların sesi henüz emperyalizmden ve kapitalizmden "taraf" basındaki sağlı "sol"lu liberallerinki kadar gür çıkmıyordu.
Öte yanda resmî rakamlara göre %14’ün üzerine çıkan işsizliğe patronların çözümü: “devlet teşvik versin biz de istihdam yaratalım”. Burjuvazi, hükümet ve işçi sendikalarıyla sözde “istihdam stratejisi”ni hazırlıyor. Umudunu, yazın mevsimlik işlerin artışıyla işsizlik oranının 1-2 puan azalmasına bağlayan başbakan, bütün kapitalist ülkelerde iş arayan her on kişiden en az birinin işsiz olmasının zorunlu olduğunu ilan etmeye devam ediyor. Bu arada Türk-İş de işsizliğin “fazla nüfus”tan kaynaklandığını keşfetti. İşsizlik fonunda biriken işçilerin parasında gözü olan burjuvaziyse, yıllardır gündeminde olan esnek istihdam, kıdem tazminatının kaldırılması gibi uygulamaları hayata geçirmek için fırsat kolluyor.
Yalnız bir kaç tanesini sayabildiğimiz bütün bu olayların ortasında, kapitalist üretim anarşisinin yarattığı krizin bütün yükünü üzerinde hisseden, kendisine dayatılan örgütsüzlük ve kölelik koşullarına isyan eden, maden patlamalarında, iş kazalarında ölmek kaderinden kurtulmak isteyen işçiler arasında, gözle görülür bir öfke birikimi ve mücadele isteği gelişmektedir. TEKEL Direnişi’nin de güçlü etkisiyle bu birikimin 15/16 Haziran türünden bir kitlesel patlamaya yol açmasından korkan sermaye, sınıfın içindeki ve dışındaki temsilcileriyle, kitle hareketinin gelişmesini engellemeye çalışmaktadır. Tabandaki işçilerin baskısıyla 26 Mayıs’ta "genel grev" sözünü yarım ağızla telaffuz eden sendikalar, önce her konfederasyonun kararını kendisine bıraktıklarını açıklayarak, ardından birer birer çekilerek bu eylemi baltalamayı başardılar. Sendika ağalarının ve türlü türlü konfederasyonlar halinde mevcut bölünmenin işlevi bir kez daha ortaya çıktı.
İŞÇİ BİRLİĞİ Gazetesi olarak, işçi-kitle hareketinin gelişmesine katkıda bulunmak üzere, deneyimlerimiz ışığında nasıl hareket etmemiz gerektiğini sorgulayan, mevcut sendikal bölünmenin kaynaklarını ve sonuçlarını ortaya koyan, önümüze konulan sistem içi siyasî çekişmelerin arkasında gerçek hâkim gücün büyük sermaye olduğunu gösteren, işçilerin ekonomik-siyasal hak ve taleplerinin belirlenmesi ve savunulmasına katkıda bulunmaya çalışan yazı, yorum ve haberlerle 5. sayımızla bir kez daha okuyucularımızın karşısına çıkıyoruz. Büyük değer atfettiğimiz okur katkılarının sayı ve nitelikçe gelişmesiyle gazetemiz daha da ilerlemektedir. Bağımsız kitle hareketinin gelişmesi için çalışan dürüst, ilerici güçlerle iletişim ve haberleşmeye özel bir önem veriyoruz. Bütün okurlarımızı ve mücadele eden emekçileri daha iyi sayılarda buluşmak umuduyla bir kez daha selamlıyoruz.
İŞÇİ BİRLİĞİ