1 Mayıs "çiçek bayramı" ya da alelade bir tatil günü değildir. İşçi Sınıfının Dünya Partisi olan 1. Enternasyonal'in sekiz saatlik iş yasası için yürüttüğü uluslararası siyasal mücadeleden doğup gelişen 1 Mayıs, dünyanın her yerinde burjuva hükümetlerine işçiler tarafından tatlılıkla ya da yalvarmayla değil, mücadele yoluyla ve zorla kabul ettirilmiştir. 1 Mayıs'ı anlatmak için sıkça kullanılan "Birlik, Mücadele ve Dayanışma" sözcüklerinin içi boş bir tekerleme haline getirilemesine izin verilemez. "Birlik", "millî birliği" değil tek tek ülkelerdeki ve tüm dünyadaki bütün milletlerden dünya işçi sınıfının Enternasyonal Birliğini, "Mücadele", işçiler arasında kapitalist sistemi temellerine kadar sarsıp alaşağı edecek gerçek bir Devrimci Mücadele ruhunun canlandırılmasını, "Dayanışma" da, bütün ülkelerin işçilerinin kendi sırtlarından zenginleşen "kendi" millî sömürücü sınıflarıyla koyunca dayanışmasını değil, işçi sınıfının nihai kurtuluş mücadelesinde sımsıkı uluslararası Devrimci Dayanışmasını anlatır.
2009 1 Mayısı'ndan önce, Türk burjuvazisi ve onun hükümeti, 12 Eylül'den sonra ilk kez 1 Mayıs'ın resmî tatil olarak ilan etmek zorunda kaldı. Zorunda kaldı diyoruz çünkü bu işçileri açıkça "ayak takımı" yerine koymak isteyen hükümetin sunduğu gibi sömürücü "başların" bir lütfu değil, genel planda Cumhuriyet öncesi dönemindeki ilk 1 Mayıs kutlamalarından günümüze kadarki, daha özel olarak da işçilerin 1 Mayıs 1977 Katliamının 30. yılını Taksim Meydanı’nda anmak için harekete geçtiği 2007 yılından beri devam eden son derece zorlu ve inatçı mücadelenin bir sonucuydu. 12 Eylül Faşist Darbesinden sonra burjuvazi Türkiye'de 1 Mayıs'ın uzun süre, mümkünse sonsuza kadar sözünü ettirmemeyi tasarlıyordu. Gerçekten de T.C. devleti 1925-1975 arasında tam 50 yıl boyunca hiçbir kitlesel 1 Mayıs gösterisinin yapılamamasını sağlayabilmişti. Ancak bu umutlar uzun süre yaşama şansı bulamadı. 1 Mayıs'ı kapalı salon toplantılarından çıkartarak fabrikalara ve alanlara taşıma mücadelesi hiçbir zaman yokedilemedi. 1989 yılında hükümetin açık tehditlerine rağmen işçiler ve devrimci güçler 1 Mayıs'ı Taksim'de kutlamak için harekete geçtiler. Mehmet Akif Dalcı adlı genç bir devrimci işçi göstericilerin üzerine ateş açan polis tarafından katledildi. İkisi ağır olmak üzere 50 gösterici yaralandı. Gün boyu süren çatışmalarda 600’ü aşkın kişi de gözaltına alındı. 1990 1 Mayısı'nı devam eden yasağa rağmen Taksim’de kutlamak isteyen devrimcilerin ve işçilerin üzerlerine yine polis tarafından kurşun yağdırıldı, Gülay Beceren adlı bir üniversite öğrencisi felç edildi. İstanbul'da 2000'den fazla kişi gözaltına alındı. Diğer illerde de 336 kişi gözaltına alındı. Sonraki yıllarda 1 Mayıslar giderek yeniden 10 binlerce kişinin katıldığı gösterilerle kutlanmaya başlandı. Ancak burjuvazi, hükümetleri, medyası ve açık ve gizli silahlı güçleriyle 1 Mayıs'ı her fırsatta provoke etmeye ve böylelikle onu ortadan kaldıramasa bile devrimci içeriğinden boşaltabileceği koşulları hazırlamaya çalışmaktan hiçbir zaman vazgeçmedi. 1996 yılında burjuvazinin gözünü korkutacak boyutlara ulaşan 1 Mayıs gösterisini provoke etmek için daha eylem başlamadan yine polis tarafından kitlenin üzerine ateş açılarak Hasan Albayrak ve Dursun Odabaş adlı iki devrimci işçi alçakça katledildi. Mitingi dağıtmak için bir kez daha kitlenin üzerine ateş açılması sonucunda Yalçın Levent adlı bir devrimci daha öldürüldü. Aynı gün Kadıköy meydanında gözaltına alınan bir başka genç devrimci işçi, Akın Rençber, on gün boyunca ağır işkencelere tabi tutuldu; serbest bırakıldıktan kısa süre sonra durumu kötüleşti ve ciğerleri parçalanarak öldü. O da henüz 18 yaşındaydı. Burjuva medyası ise vahşice katledilen bu insanları görmezden gelerek Kadıköy meydanında "çiğnenen lalelere" ve "kırılan camlara ve trafik lambalarına" günlerce ağıt yakmayı tercih etti. Televizyonlarda ve gazetelerde günlerce bu olayları yorumlamak için arzı endam eden uzman-yazar-çizer takımına bakılırsa olanlar merkezi alanlarda kitlesel olarak kutlamakta bazı kuruluşların "anlamsızca ısrar ettiği" 1 Mayıs'ların nasıl da "gözü dönmüş kızıl terör örgütleri tarafından kullanılmaya müsait olduğunu" ve ayrıca "varoş gençliğinin medeniyet alametlerine karşı nasıl da zıvanadan çıkmış bir ruh hali içinde olduğunu" vb. bir kez daha gözler önüne sermişti. Ki bu da "Devletin bekası" isteniyorsa polis devletinin daha da güçlendirilmesi gerektiğini kanıtlayan çok sayıdaki uyarılardan sadece biriydi. 96 provokasyonundan sonra 1 Mayıslar uzun yıllar devlet sendikacılığı çizgisinden hiçbir zaman kopamayan sendikaların ve onların kuyruğuna takılan güçlerin de desteğiyle etkisiz, zararsız, yasak savma niteliğinde eylemlere mahkûm edilmeye çalışıldı. Ancak 1 Mayıs'ı devrimci ruhuna uygun olarak kutlamak isteyen güçlerin mücadelesi devam etti. 2007 yılından beri her 1 Mayıs'ta İstanbul'u adeta bir açık toplama kampına dönüştürme ve açık bir sıkıyönetim provasına yapan hükümet-vali-emniyet ablukasına rağmen, işçiler ve devrimciler sokak sokak mücadele ederek her sene daha büyük bir kitleyle 1 Mayıs Meydanı’na çıkmayı başardılar. İstanbul halkının 1 Mayıs'a tepki duymasına yol açacağı düşünülen bütün taktikler ters teperek 1 Mayıs'la dayanışmanın artmasından başka bir şeye yol açmamıştır.
Hükümetleri, medyası ve partileriyle sermayenin tüm sözcüleri Türkiye'nin dünyanın 16. Ekonomisi olmasıyla her fırsatta övünmektedir. Oysa işçilerin kendi ürettikleri bu zenginlikten aldıkları pay geçen zamanla artacağına istikrarlı biçimde azalmaktadır. Son otuz yılda Türkiye'de büyük bir kapitalist gelişme yaşandığı inkâr edilemez. Bu gelişme eşi az ülkede görülen bir adaletsizlikle, 12 Eylül faşizminin işçi düşmanı yasalarıyla elde edildiği içindir ki, işçi sınıfının siyasal bağımlılık zincirini parçalaması, siyasal örgütlülüğünü arttırması yönündeki her adım sistem için en büyük ve en gerçek tehdittir. Sistemin kağıda dökülmemiş gerçek anayasasında "iç tehdit" listesinin başında gerçekte her zaman bu madde yer almıştır. İşte bu da bize "dünyanın 16. Büyük ekonomisinde" işçilere her 1 Mayıs'ta uygulanan devlet terörünün neden dünyanın en geri ülkelerinde bile görülmeyen boyutta olduğunu, 1 Mayısların neden burjuva cumhuriyetin ilk yıllarından beri provoke edilmeye çalışıldığını açıklamaktadır.
12 Eylül'den sonra ve önce, başta işbirlikçi tekelci Türk burjuvazisinin gerçek yüzünü en çarpıcı biçimde ortaya koyduğu 1977 1 Mayıs Katliamında olmak üzere, 1 Mayıs'ın Enternasyonal ateşini yaşatmak için yaşamlarını veren onlarca devrimci asla boşuna yitirilmediler. Onların yalnızca isimlerini alt alta yazmak bile Türkiye'de bütün milliyetlerden işçi sınıfının ve emekçilerin en yiğit evlatlarının, bütün dünya proletaryasının aynı günde kızıl bayraklarıyla alanlara çıktığı bu mücadele gününe nasıl kahramanca sahip çıktıklarını, ne kadar vahşice, ne kadar gözü kara olursa olsun hiçbir saldırının, provokasyonun ve yasağın 1 Mayıs'ı zincire vuramayacağını kanıtlamaya yeter de artar. 12 Eylül'ü mahkûm etmenin şampiyonluğunu kimselere bırakmayan sağlı-"sol"lu liberal yazar-çizer takımının hiçbir zaman sözünü etmediği bir gerçektir bu. 1 Mayıs'ın liberal gündemlere bağlanması için belli kuyrukçu güçler tarafından alttan alta örgütlenen sistemli çabalar sırf bu nedenle bile işçi sınıfına ve 1 Mayıs'a ihanet anlamına gelir. Sınıf bilinçli işçiler ve sınıfın kurtuluş mücadelesinin bütün gerçek dostları bu girişimlere karşı en az devlet terörüne karşı mücadele ettikleri kadar kararlılıkla mücadele etmek zorundadır. Sözkonusu girişimlerin başında da 1 Mayıs'ı, sınıfın bağımsız mücadelesinin gündemi yerine "darbecileri yargılama" adı altında birkaç tek ayakları çukurda omzu kalabalığı sözümona yargılayarak, 12 Eylül Faşizminin, tasarımcısı ve sahibi olduğunu hiçbir zaman gizlememiş olan işbirlikçi tekelci büyük sermayeyi, Koçları, Sabancıları, Narinleri ve diğerlerini ve sonuç olarak onların bütün sistemini aklamak ve temize çıkarmak için sürdürülen liberal kampanyanın damgasını vurduğu bir güne çevirme girişimleri gelmektedir. 12 Eylül Faşizmini ve ona giden yoldaki 77 1 Mayıs Katliamını, işçi sınıfına ve emekçi halklara karşı sömürücü sınıflar ve onların devleti tarafından işlenmiş olan bütün suçları tüm sorumlularıyla yargılayacak olan Türkiye proletaryasının Devrim Mahkemeleri olacaktır.
Türk sermaye devleti şimdiye kadar işçi sınıfına ve emekçi halkları boyunduruğu altında tutmak için baskı, terör, faşizm, provokasyon adına ne varsa hepsini uygulamıştır. Sömürücülerin ve cellatların bütün bu köhnemiş silahları er ya da geç ters tepmekten kurtulamamıştır, bundan sonra da kurtulamayacaktır. Bu yöntemlerle emekçi yığınları daha uzun süre yıldırmanın mümkün olmadığını başka bir yönteme sahip olmamanın acizliği içinde görmektedir sistemin sahipleri de artık açıkça görmektedir. Başta her Newroz'da alanları dolduran milyonlar olmak üzere ezilen ve sömürülen onmilyonlarca emekçinin önderliğini ele alarak bu köhnemiş sistemi bütün silahlarıyla birlikte hakkettiği tarihin çöplüğüne atmak için işçi sınıfının önünde gerçekte tek bir engel kalmıştır. O da "liberal", "ulusalcı", reformist, vb. binbir renkten kuyrukçuluğun elbirliği içinde işçi sınıfının öncüsünü hâkim sınıf gündemleriyle parçalaması, onun bağımsız siyasal örgütlenmesini kazanma mücadelesini sürekli "içerden" baltalamayı bugüne kadar başarmış olmasıdır. Asıl düşman, önümüzdeki tek gerçek engel, sermayenin içimizdeki uzantılarıdır! 2010 1 Mayıs'ını, "proleter güçlerin uluslararası askeri yoklama gününü", Mustafa Suphi'lerin TKP'sinin ve Enternasyonal'in bağımsız devrimci sınıf mücadelesi bayrağını ayağa kaldırmak için sınıf düşmanına ve onun içimizdeki bütün uzantılarına karşı gerçek bir mücadele gününe çevirelim!
İŞÇİ BİRLİĞİ