“Komünizmin ve tarihin sonu”nun ilan edilmesinin üzerinden 20 yıl geçmiş bulunuyor. Bundan yalnızca 20 yıl önce “Komünizmin sonu”nun tarihin sonu demek olduğunu bilen emperyalizmin en iddialı ideologları, açıkça tarihin sonunu ilan edecek kadar büyük bir zafer sarhoşluğu içindeydiler. Herşey sona ermişti, verilebilecek bütün mücadeleler verilmişti ve en sonunda sınıflı toplumun aşılamaz bir sistem olduğu kesin olarak ortaya çıkmıştı. Artık bütün devrimci mücadeleler anlamsızdı. Dünya ölçeğinde sürdürülen bu kapkara gerici ideolojik kampanyanın başlatılmasından yalnızca 20 yıl sonra, günümüzde kendileri bile artık bu teorilere inandıklarını iddia edemez hale geldiler.
Hindistan'dan Kolombiya'ya, Filipinler'den Nepal'e, Komünizmin kızıl bayrağı altında mücadele eden güçlerin önderliğinde, devrim olgusu güncel bir sorun haline gelmiştir.
Eski Sovyet cumhuriyetleri ve halk demokrasisi ülkelerinden anti-komünizmin en başarılı olduğu kabul edilenlerinde bile sosyalizme duyulan özlem pasif bir “nostalji” konusu olmaktan çıkmaya başlamıştır. Bazı Doğu Avrupa ülkesinde “komünist” isimli partiler genel veya yerel seçimlerden muzaffer çıkarken, özellikle yeni Avrupa Birliği üyesi olan birçok başka Doğu Avrupa ülkelerinde ise komünist ismini taşıyan parti ve örgütler yasaklanıyor veya yasaklanmakla tehdit ediliyor. Avrupa parlamentosunda komünist ismini taşıyan partilerin “totalitarizm” teorisi çerçevesinde faşist partilerle bir tutularak yasaklanması yönünde sürekli yeni girişimler gündeme geliyor. Ne ilginçtir ki bu girişimlerin başlıca destekçileri geleneksel “muhafazakâr demokrat” sağcı partilerle birlikte bizzat faşist partiler oluyor. Bu tablo bütün dünyaya akıl veren “Avrupa demokrasisi” ideologlarının gerçek yüzlerini ortaya koyuyor.
“Komünizmin hayaleti” emperyalist ülkeleri de rahat bırakmıyor. Şimdiden kapitalist sistemin bütün tarihinin en büyük krizlerinden biri olarak kabul edilen son büyük dünya kriziyle, emperyalist merkezlerde kapitalizmin sosyalizmden başka bir alternatifi olup olmadığı ciddî olarak kitlelerin gündemine geliyor. Karl Marx'ın proletarya biliminin başyapıtı olan eseri, Almanya'da, Japonya'da ve başka ülkelerde satış rekorları kırıyor. Kapitalist ideolojiye tapınmanın merkezi olan ABD'de bile sosyalizm tartışması kitlelerin gündemine giriyor. Burjuva ekonomistleri bile ikiyüzlülükle onun önünde eğilmek zorunda kalıyor. Marx'ın temel görüşlerine karşı, cepheden saldırı yerine giderek daha fazla “diz çökerek isyan” yöntemlerinin, ehlileştirme, devrimci özünden arındırarak yüceltme yöntemlerinin ön plana çıkarılmak zorunda kalması bir tesadüf değil. Öte yandan emperyalizmin korkunç bir sefalete sürüklediği ülkelerden gelen yüz binlerce ve milyonlarca insanın yarı-ölü halde gelişmiş Avrupa ülkelerinin sahillerine vurmaları biçiminde kendisini gösteren tarihsel olarak ilerici bir rol oynayan modern göç olgusu, yaşlı Avrupa’yı karşı durulamaz bir güç halinde sarsarak tarihin hareketine katılmaya zorluyor.
Ortadoğu'da emperyalizmin işgallerine karşı direniş hareketleri gerçek bir devrimci önderliğe kavuşamamanın sancılarını çekmeye devam etmesine rağmen mağlup edilip teslim alınamıyor. Dinsel, mezhepsel ya da ulusal boğazlaşmayı teşvik eden akımların, emperyalist orduların işgali altındaki ezilen halkların kurtuluş hareketleri önündeki başlıca engel haline geldiği gerçeği giderek daha net biçimde ortaya çıktıkça, Stalingrad'da, Çin'de, Kore'de ya da Vietnam'da olduğu gibi en eşitsiz koşullar altında emperyalist işgalcilere karşı zaferi mümkün kılan gerçek bir devrimci önderliğe duyulan ihtiyaç giderek artıyor. Irak ve Afganistan'la birlikte insanlığın kalbinde emperyalist sistemin açtığı en büyük yaralardan biri olarak kanamaya devam eden Filistin'deki katliamların ulaştığı akıl almaz boyutlar, yalnızca emperyalist kuruluşları değil, işbirlikçi rejimleri de İsrail devletine karşı ikiyüzlü protesto gösterilerine girişmeye zorluyor.
Emperyalizmin, savaş, işgal, ulusal baskının yaygınlaşması ve siyasal gericileşme olgularından ayırt edilemeyeceği Leninist gerçeği yalnızca Ortadoğu'da değil, Kafkaslarda, Güney Amerika'da ve bütün “kriz sahalarında” en çarpıcı biçimlerde tekrar tekrar doğrulanıyor.
Türkiye'nin iki komşusunda, Yunanistan'da ve İran'da, çürümüş rejimlere ve devlet terörüne karşı, kapitalizmin dayattığı umutsuzluğa ve geleceksizliğe karşı öfkeyle de güçlü biçimde desteklenen militan kitle eylemleri giderek kontrol altına alınamayacak boyutlara ulaşıyor.
Türkiye'de de bütün gelişmeler, ezenler ve ezilenler, sömürücüler ve sömürülenler arasında hiçbir şeyin sürgit bugün olduğu gibi devam etmeyeceğine işaret ediyor. Bir yanda sahte reform “açılımları” topyekun saldırı kampanyalarına dönüşürken, kitlelerin ulusal hak eşitsizliği sistemine karşı giderek daha büyük sayılarla harekete geçmesi, egemenleri umutsuzluğa sürüklüyor; sistemli provokasyonlarla ve “isyan provası”, “vatandaş tepkisi”, “sevmeyen terk etsin” vb. söylemlerle açıkça “son çare” olarak faşizme göz kırpılıyor. “Terörizm”, “bölücülük”, “ihanet” demagojileri altında yönetenlerin en büyük ve gerçek korkusunun kitlelerin milyonlar halinde harekete geçmesi olduğu gerçeği sermayenin “sivil” kuruluşlarının açıklamalarının satır aralarından kolaylıkla okunuyor. Diğer tarafta ise, özelleştirme ve ekonomik kriz bahaneleriyle kapının önüne konulan veya konulmakla tehdit edilen milyonlarca işçi kitlesel direniş eylemlerine yöneliyor veya örgütsüzlükten kaynaklanan umutsuzluk içinde intihar, cinnet ve suç istatistiklerini kabartıyorlar. Bu gelişmeler egemen sınıfların resmî “iç güvenlik” belgelerine de yansıyan “toplumsal patlama” kabuslarını daha da körüklüyor.
Öte yandan belli başlı sermaye odaklarının kendi aralarındaki çatışmalar da giderek sertleşen biçimler almaktadır. Ne var ki geniş kitleler bu mücadelenin gerçekte hangi temel üzerinde yürüdüğü konusunda hiçbir şey anlayamıyor, çünkü anılan sermaye odaklarına bağımlı burjuva paçavraları her türlü objektiflik maskesini bir yana atarak boğazlarına kadar tek yanlı manipülasyon kampanyalarına batmış durumda. Bu durum geniş yığınlarına burjuva politikasına ve medyasına karşı güvensizliğini ve tepkisini daha da güçlendirmekten başka bir sonuç vermiyor.
Ancak şu da gözden kaçırılmaması gereken bir gerçek ki; bütün bu gelişmeleri proletaryanın sınıf mücadelesinin çıkarları doğrultusunda tahlil edip, kurtuluşun gerçek yol ve yöntemlerini ortaya koyacak devrimci sınıf partisine olan ihtiyaç, ülkemizde, birçok başka ülkeye göre daha yakıcı biçimde kendini hissettiriyor. Bu noktada tarih, Devrimci ve Komünist olma iddiasında samimi olanları ısrarla göreve çağırmaktadır.
Dünya ve Türkiye 2010 yılına böyle giriyor. Tarih 2010'da da “tarihin sonuna” değil kapitalizmin sonuna doğru kaçınılmaz yürüyüşüne devam edecek...
2010 yılında tüm İŞÇİ BİRLİĞİ Gazetesi okurlarına ve dostlarına anlamlı mücadelelerle dolu bir yıl diliyoruz.
Zafer er ya da geç işçilerin ve ezilen halkların olacak!